www.mertdost-fm.tr.gg
  İÇ DÜNYAMIZA YOLCULUK
 

İÇ DÜNYAMIZA YOLCULUK

Gördüğünüz rüyalar psikolojik sorunlarınızın habercisi

Rüyanızda çok sevdiğiniz birinin öldüğünü gördünüz. Kan, ter içinde uyandınız. Ve eskilerin, böyle kötü rüya gördüklerinde yaptıklarını hatırladınız hemen. Onlar, kötü rüyalarını suya anlatırdı, sizde öyle yapacaksınız muhtemelen.
Oysa siz pek farkında değilsiniz ama rüya terapisi yapan psikolog ve psikiyatrlar böyle bir rüyanın ardından, o kişiyle ilişkinizin bittiğini, yani sevdiğiniz kişinin artık sizin için öldüğünü düşünüyor. Kelimenin tam anlamıyla onu hayatınızdan çıkartmışsınız ya da çıkartmak üzeresiniz ancak, bunu henüz bilmiyorsunuz. Dolayısıyla gerçekte hiç farkında olmadığınız bir sorunla rüyalarınızda yüzleşiyorsunuz.
Rüya terapileri yapan Klinik Psikolog Cengiz Demirsoy ile rüyalardaki semboller ve bu sembollerin yaşadığımız sorunlarla ilişkileri üzerine konuştuk..
Rüya terapisinin psikiyatrideki yeri nedir?
Psikiyatrinin rüya ile ilgilenmesinin 100 yıllık bir geçmişi var. İnsanlar, bununla çağlar boyu ilgilenmişler çünkü rüyaları başka bir yaşantı olarak algılamışlar. Psikoloji bilimi ise Freud'la beraber ilgilenmeye başlıyor. Psikoloji bilimi rüyanın bize bizden gelen bir şey olduğunu kabul eder. İç süreçlerimizin yansıması olduğu savından hareket eder, yani rüya dışarıdan gelen bir yaşantı, haber verici değildir. Daha doğrusu, biz rüya sırasında yaşantımızla ilgili bazı konuları gözden geçiririz ama bu, başka bir dilde gözden geçirmedir.
Gördüğümüz rüyalar hayatımızdaki sorunları nasıl anlatır?
Psikolojinin bakışı ile sizin babaannenizin rüyaya bakışında ilişki vardır. Eski insanlar rüyaya baktıkları zaman rüyada görülen şeyin kendisiyle igilenmezler. Diyelim ki, pencerenize bir kuş geldi. Bu kızın kuşlarla ilgili sorunu var diye düşünmezler de bir haber gelecek derler. Yani görünen şeyle uğraşmazlar. Rüyadaki nesneler bir semboldur ve hayattaki başka bir şeyin karşılığıdır.
Psikoloji bilimi için de rüyada görülenler bir semboldür ama biz psikolojide farklı bir sözlük kullanırız. Evet, semboldür görünen nesneler ama o görülen nesnenin kişideki anlamı nedir? Asıl ona bakarız. Çünkü herkeste yılanın, domuzun, bahçenin anlamı farklıdır. Orman, yılan, araç semboldür. Bunlar hayatınızdaki başka bir şeye karşılık gelir hep. dolayısıyla bunun altında yatanı bulmaya çalışırız.
Biz de rüyadaki sembolleri kabul ediyoruz ama onun anlamını sizinle bulmaya çalışıyoruz.
Rüyaların mantığı var mıdır?
Rüyada bir olay anlatılır çok mantıklıdır. En ufak şeylerin bile hayatta karşılığı vardır işte biz onların, kişinin hayatında nelere denk geldiğini anlıyoruz ve kişinin, kendinin bile farkında olmadığı şeyi ortaya çıkartıyoruz. Bazen kişinin tam farkında olmadığı şeyleri biz rüyasında çok açık görüyoruz. Rüyayı anladığımız anda sizin gündelik sorunlarınızı ve odaklandığınız sorunları çok iyi biliriz. Kişiyi anlamak için çok iyi bir araçtır rüya. Anladıktan sonra da terapi aşamasına geçiliyor zaten.
Örneklerle rüyalar ve terapileri
Beklentilerin karşılanmadığı bir psikolojik durum
"Kadın eski patronun kadının öldüğünü görüyor. Rüyasında, bir süre önce ayrıldığı işyerine gidiyor ve orada öğrenilor ki, eski patronu kanserden ölmüş. Patonun eşi de orada çalışıyor ama kimse üzgün değil. Çok şaşırıyor kadın...
Psikolojide bunun karşılığı: Kadın bir şey bekliyor ama durum öyle değil. Hayatında böyle bir durum var. Bu kesin. Neyin beklentisine uygun düşmediğini bulmak gerekiyor burada. Bir olay oluyor ya da olacak düşüncesi var onda ve çok üzülecek ama başkaları üzülmeyecekler, üzülmüyorlar.

Burada ölen patronun kişiliğine bakmak da gerekiyor ki, hayatında buna tekabül eden biri var mı anlayalım. Ayşe hanımın kişiliği otoriter, çalışanları tarafından sevilmeyen biri. Bu özellikler Ayşe hanımda vurgulu olabilir ama hayatında başka birinin durumu buna işaret ettigi için onu görüyor. Yani o bir sembol olmuş orada. Ayşe hanım onun hayatında başka birinin izdüşümü. Bu sembollerin çağrışımlarını arıyoruz kişide. Ve mutlaka bir sonuca ulaşıyoruz, üstelik diğer terapilerden çok daha hızlı sonuca varılıyor.
Bu arada, birinin öldüğünü görmek artık o kişiyi hayatınızdan çıkardığınızı da gösterir.
Cinsellik rüyası
"Kadın, yıkık dökük bir yerde. Burası bir ev ama yıkık ve karşıda, ileride bir domuz görüyor. 'Eyvah saldıracak' diye korkuyor, koridorda bir yere saklanıyor ama bir bakıyor ki, domuz yine karşısında. Diğer tarafa kaçıyor ama yine karşısında ve sonra kovalama sırasında üzerine doğru koşuyor.Ancak kadın sıyırıp geçiyor yine. Burada domuzun anlamını bulmak lazım çünkü ev de sembol ama en önemli şey domuzun ne olduğunu bulmak. Domuzun ne olduğunu bilmek tahmini kuvvetlendirir.

Bu rüyada kadına domuzun anlamını soruyoruz. O da anlatıyor. 'Biliyorsunuz müslüman bir çevrede yetiştiğimiz için pis buluruz domuzları ama ben severim, hatta oyuncaklarım var. Onun cümleleri ile soruyorum bu defa; Başkalarının pis, iğrenç gördüğü ama senin sevdiğin ne olabilir? diyorum kadın 'seks' diyor. Onu kovalayan şey cinsellik aslında burada. Cinselliği istiyor ama bir yandan da ayıp pis bulunduğu için kaçmak istiyor ondan.

Bulunduğu ortam izbe, dökük bir yerdi. Hiç rahat değildi. Bu sembol ya. Rahatsız olduğun kaçıp kurtulmak istediğin bir durum, şey var mı? Dedim. 'Evet var kocamla ilişkim' dedi. Çok kopuk olduklarını, ayrılma durumunda yaşadıklarını, terapiye gitmelerine rağmen biz düzelme yaşamadıklarını anlattı. Kaçıp gitmek istediği şey ilişki aslında.
Yine ilişki sorunu ile ilgili bir örnek

"Genç kadın anlatıyor; 'Bir tehlike var, çok büyük bir felaket, buzul çağı gibi bir felaket geliyor. Bu esnada yanımda anneannem var ve bana bir şeyler söylüyor ve istiyor ama diyorum ki, ne dediğini anlamıyorum ve ne önemi var ki, şu anda çok büyük bir felaket geliyor.'
29 yaşında genç bir kadın bu ve Almanya'da yaşıyor. Buzul çağını sormaya gerek yok çünkü anlamı çok çık ama böyle bir durum var mı hayatında? Dendiğinde, 'Evet ailemle ilişkim bu durumda' diyor. Anneanne nasıl biri? denilince onu tanımadığını, aileden duyduğu kadarıyla mızmız, küçük şeylerden mutlu olmayan, şikayetlenen biri olarak bildiğini söylüyor. Hayatında bu özelliklere sahip kimi tanıdığını soruyorum. 'Erkek arkadaşım' diyor.

Bu genç kadının ailesi ile ilişkisi çok sıcakken birden soğuklaşıyor çünkü bir Alman genciyle evlenmek istediğnii söylüyor ailesine. Onlar da yüz çeviriyorlar kızlarına ve ortam geriliyor, hatta buz kesiyor ve bu ortam onun için buzul çağı haline geliyor. Burada durum böyleyken, mızmızlanan bir erkek arkadaşı var. Niye buluşmuyoruz, niye gelmedin, kalmadın? Diyor. O da ne dediğini anlamıyorum, ben çok önemli bir sorun yaşıyorum diyor. Bu çerez gibi bir sorun onun için. Burada kızın seçiminin ne olacağı şimdiden belli. Çocuk ise kızın çok önemsediği bu sorunu anlamıyor çünkü onun aile hayatı zaten rutinde öyle." 


CAKRALARINIZI ACMAK ICIN NE YAPABILIRSINIZ
Vücudumuzun hayatta kalması için kan dolaşımına ihtiyacımız olduğunu biliyoruz da can dolaşımı nedir bunu bilmiyoruz.
Gerçekten de bir can dolaşımımız var mı ve varsa ne işe yarıyor? Kozmik enerji nedir, aura neye benzer, çakralar nedir ve nasıl açılır? İnsanın kendi içine yolculuğu hızlandıkça, kendi güçlerini keşfettikçe bu soruların cevabını buluyor.

Son zamanlarda şarkılara bile konu olan çakralar, doğaldır ki birçok kez yazıldı çizildi. Artık neredeyse çocuklar bile çakraların ne olduğunu biliyor, bilmeseler de az çok fikir sahibi olmuş durumdalar. Herkes bilmesine biliyor da, bu çarka adı verilen güç merkezleri nasıl kapanır, kapanırsa açılaması nasıl mümkün olur, işte bunu herkes bilmiyor. 


Bu bilgeleri almak için, Psikolog Dr. NLP ve Bioenerji Uzmanı Davut İbrahimoğlu ile görüştük. İbrahimoğlu yıllardır bioenerji üzerine çalışmalar yaptığı için bir uzman yardımı olmadan tek başına insanın kendi güçlerini nasıl kullanabileceğine dair ipuçları verdi bize.

İbrahimoğlu, çarka ve aura bilgilerinden önce bioenerjinin ne olduğunun bilinmesi gerektiğini belirtiyor. Çünkü bioenerji her canlıda var ve o, olmadığında hayat da olmaz. Bio hayat, enerji zaten enerji demek. Yani bioenerji, hayat enerjisi demek. İbrahimoğlu, konuyu daha iyi anlamak için kan ve can dolaşımı konusunda bilgi sahibi olmak gerektiğini vurguluyor ve "Bizlerin kan dolaşımı var, bunu biliyoruz bir de can dolaşımımız var. Bu can dolaşımı ise şöyle anlatılabilir. Vücudumuzda can dolaşımını sağlayan kanallar var ve kozmik enerji tepeden girdikten sonra bu kanallar vasıtasıyla vücudumuza dağılıyor. Dağılım görevini ise çakralar yapıyor. Çarka bir Sanskritçe kelime, yani güç merkezi demek. Sonuçta enerji tepeden giriyor ve güç merkezleri vasıtasıyla organlara dağılıyor, hayat devam ediyor. Herhangi bir sebepten dolayı o çarkalar kapanırsa o çakranın hizmet ettiği bölge enerji almıyor. Enerji almayan bölge de fonksiyonunu yerine getiremiyor ve hastalıklar meydana geliyor" diyor.

Çarka sistemi nedir?
İbrahimoğlu'na göre; Çakralar vücutta sürekli olarak dönen enerji merkezleri olarak kabul ediliyor. Vücudun fiziksel , duygusal ve ruhsal fonksiyonlarını yerine getirebilmek için ihtiyaç duyduğu enerjilerin dağılımı , çakralar tarafından gerçekleştiriliyor. Yedi büyük çakra bedenimiz içindeki elektromanyetik aktivitelerin toplandığı yerlerde bulunuyor. Başın hemen üzerinde bulunan komuta merkezi , alın çakrası , boğaz çakrası , kalp çakrası, güneş sinirağı çakrası , sakral çakra ve temel-kök çarka adı verilen yedi çakranın her biri maddi varlığın iç salgı bezlerinden bir tanesiyle çalışıyor.

Çakralar tamamen ya da kısmen tıkanabiliyor. Böyle olunca salgı bezleri tam kapasiteyle çalışmadıkları için vücutta çeşitli hastalıklar meydana gelebiliyor.
Çakralar neden kapanır?
Beyinsel çatışmalardan, stresten, kötü düşüncelerden, psikolojik baskılardan, affetmemeyi bilmemekten dolayı çakralar rahatlıkla kapanabiliyor. Çakraların kapanmasında, günlük stresler, ses ve hava kirliği, kötü beslenme gibi durumlar da etkili olabiliyor. İbrahimoğlu, "Bunun manası şu; Çakraların kapanmaması için mümkün olduğu kadar yaşantımızı sükunetle devam ettirmemiz gerekiyor. Sizde iç huzur yoksa, hoşgörü yoksa, kendinizle barışık değilseniz, eğer kendinizi sevmiyorsanız kesinlikle enerji akışınızda muhakkak sorun vardır. O zaman kendimizde değişiklik yapmamız gerek. Yoksa çakralar açılsa bile iki günde yine aynı hale gelir. Bunu başarmak için sakin ortamlarda bulunmak, iyimser olmak gerekiyor. Bugünlerde kimileri su orucu yapıyor ve vücudunun direncine göre 20 güne kadar, sadece su içerek yaşıyor. Su orucu tutuyorlar yani. Günde üç dört kere duş alıyorlar. Yeşillikte dolaşıyorlar.Bu sayede mevcut toksinler tamamen atılıyor. Çünkü biz zihinsel olarak değişmediğimiz sürece hiçbir şey değişmez. O zaman kendimizden başlayacağız değişime.
Bu işte ilk aşamada da meditasyonu hayatımıza yerleştirmemiz gerekiyor" diyor.

Zihnimizi dingileştirmenin en etkili yolu olan meditasyon tüm Uzakdoğu felsefelerinin teme taşı adeta. Zihni bir havuz gibi niteleyen bu öğretilere göre, havuza taş atıldığında nasıl ki dibini göremezsek, akla takılan sorular, sorunlar da zihnimizi bulandırıyor. Dolayısıyla insan kendi derinliklerini göremiyor. Kendi yeteneklerinizi de fark edemiyor. O zaman ya geçmişin esiri ya geleceğin kölesi oluyor. Bugünü ıskalıyor…
Çakralarımızı nasıl açabiliriz?
Bionereji uzmanlarına göre; Eğer çakralarımızın kapandığını öğrendiysek ve açmaya niyetliysek, o günlerde beslenmemizde biraz rahatlama yaşamamız, kırmızı et yemekten kaçınmamız ve sebzeli yemeklere ağırlık vermemiz, artı bol su içmemiz gerekiyor. Doğada olmak, mesela, çimlerde yürümek de çok etkili. En önemlisi, eğer sık sık denize giremiyorsak, leğene ılık su koyup, içine beş çorba kaşığı tuz, bir çorba kaşığı elma sirkesi ekleyip, ayaklarımızı o suyun içinde on dakika dinlendirmemiz gerçekten işe yarıyor. Aynı suyu dizlerden aşağı doğru masaj yaparak negatif enerji atılıyor.

İnsan vücudunda 7 ana çakra olduğunu belirten Davut İbrahimoğlu, çakraları açmak için insanın öncelikle alfa aşamasına geçmesi gerektiğini belirtiyor ve şunları söylüyor. "En zoru olan alfa aşamasına geçmeyi öğreneceksiniz. Alfa aşamasına ise beyin jimnastiğinden sonra geçiyorsunuz. Ve Alfa aşamasına geçmek için de en az kırk gün, sabah ve akşam olmak üzere bir öğün, beyin jimnastiği yapıyorsunuz. Yataktan kalkıp elinizi yüzünüzü yıkayıp, tekrar yatağa yatıyorsunuz. Uyku halinde yatar gibi bacaklar ve eller yanda uzanıyorsunuz. İlk on gün, 100'den 1'e kadar derin nefes alıp vererek sayıyorsunuz, ikinci on gün 50'den 1'e sayıyorsunuz aynı şekilde. Üçüncü on gün 25'den 1'e ve son on gün ise 10'dan 1'e sayıyorsunuz. Bundan sonra sizin beyniniz alfa aşaması için hazır alıyor. Bu aşamaya geçince çakralarımızı rahatlıkla açabiliriz. Ancak bunun için hangi çakramız açık, hangisi kapalı, bunu öğrenmeliyiz. Bu işlemi ise rahat bir şekilde, bir sarkaçla ya da alyansa ip bağlayarak yapabiliriz. İçimizden diyoruz ki, çarka açıksa saat istikametinde, kapalı ise ters istikamette dönsün. Bu bizi zihinsel olarak etkiliyor ve doğanın pozitif yönü saat istikametinde olduğu için, eğer çarka açıksa o istikamette dönüyor. Kapalı ise ters istikamette dönüyor. Tars istikamette döndüğü durumda o çarka kapalı anlamına geliyor ve açılması gerekiyor. Bu durumda yapılacak işlemler var. Bunun için beynimizi kullanıyoruz. Vücudumuzda bulunan güç merkezlerinden en önemlileri olan dalak-kalp ve beyin üçlüsünden en çok beyni kullanıyoruz. Sol eli alına koyup sağ elimizi ise kapanan çarka üzerine koyuyoruz. Bu sırada 5'ten 1'e kadar rakamları sesli olarak söyleyip her sayıdan sonra derin bir nefes alıyoruz. Tabii ki sadece bunu yapmak yetmiyor. Meditasyon da çakraların açık tutulması ve açılmasında çok faydalı. Formül ise basit. 4-8-16+2 formülünü buldum. Herkes uygulayabilir. Bunu yapmak için rahat bir durumda bağdaş kuruyorsunuz. Kuyruk sokumunuz yerle temasta olsun. 4 saniye nefes alıyorsunuz, aldığınız nefesi 8 saniye içinizde tutuyorsunuz, tuttuğunuz nefesi 16 saniyede dışarı veriyorsunuz 2 saniye de bu işleme ara veriyorsunuz ve bunu 10 kere yapınca, beş dakika meditasyon yapmış oluyorsunuz."
Psikolog Dr. Davut İbrahimoğlu, işlevleri farklı olsa bile bütün çakraların aynı şekilde açıldığına dikkat çekiyor. Her çarkanın bir salgı bezine tekabül ettiğini belirten İbrahimoğlu, "Çakralar; kök çakrasından(kuyruk sokumunda) başlar. Kök çakrası renk olarak kırmızıdır. Organ olarak cinsel organlara ve aşağıya doğru gider ve biz üç tür enerji, yer enerjisi, kozmik enerji ve besinlerden enerji alırız. Kök çakrası kapalı olunca yerden enerji alamayız. Ve kök çakrası kapalıysa fiziksel olarak kendimizi aşırı yorgun, sevgi kaynağımızı yoksun hissederiz, aşırı halsizlikle birlikte cinsel ihtiyaçlarımızı azalmış hissederiz. Depresif oluruz. İkinci çakramız haç çakrasıdır. Renk olarak turuncu bez olarak böbrek üstü ve yer olarak bağırsaklarımızdır. Bu kapanınca neşemiz kaybolur. Kabız oluruz. Üçüncü çarka midedir, renk olarak sarı, bez olarak pankreastır. Bunun kapanması bizim yaratıcılık gücümüzü azaltır. Kalın bağırsakta sorun, midede yanma olur. Dördüncü çarka kalp çakrasıdır, rengi yeşildir. Bezi timüs bezidir, kapanması kalp ve ciğerlerde rahatsızlıklara neden olur, kendimize hakimiyeti kaybederiz. Beşinci çarka gırtlaktır, yeri troid bezidir, renk olarak mavidir. Dünyaya açılan pencere de diyebiliriz, boğazımızı kollarımızı sarar. Bu kapalı olunca insanlara iletişim kurmakta zorluk çekilir. Boyun ve sırt ağrısı olur. Altıncı çarka alın çakrasıdır, iki kaşın arasındadır, üçüncü gözdür, renk olarak çivit mavisidir, bez olarak hipofizdir, yer olarak göz kulak ve alnın bir bölgesini ihtiva eder. Bunun kapanması durumunda ön sezileriniz zayıflar. Kulak ve baş ağrısı yapar. En son çarka ise tepe çakrası, başın biraz üzerinde bulunur, rengi mordur. Mor rengin yüksek olması, ruhsallığınızın güçlü olmasıdır. Kapanması halinde migren ağrıları olur. Ruhsal dünya kıt olur. Fiziksel dünyaya bağlılık artar.. Çakraların açılması insanın yeteneğine ve ne kadar kapandığına bağlıdır. Günlük meditasyon hayatımıza sokulursa kapanması zor olur. Bunlarla beraber sağlıklı düşünme de olmalı."
Çakralar
1.Kök çakrası: Üreme organlarıyla ilgilidir. Bu çakra belkemiğimizin sonuna bağlı olup, bacaklarımızın arasından yere doğru yönelir. Rengi kırmızıdır. Bağlantılı olduğu element "toprak"tır ve yaşama içgüdüsü, bedene ve fizik plana bağlılık eğilimi ile alakalıdır. Yaşama isteğimizi ve canlılığımızı destekler. Dengeli çalışması, bedensel sağiık, güvenlik duygusu ve yaşama sevinci olarak tezahür eder. Bu çakra cinsel beze tekabül eder.
2.Haç çakrası: Böbreküstü bezleriyle alakalıdır. Rengi turuncudur. Karın bölgesinin alt kısmında yer alır. Bağlantılı olduğu element "su"dur ve cinsellik duyumları ile alakalıdır. Dengeli çalışması, duyumsal yoğunluk, cinsel doyum ve değişimi kabul etme becerisi olarak tezahür eder.
3.Güneş sinir ağı: Pankreas bezini yönetir. Rengi sarıdır. Duygusal bedenimizle bağlantılı olup, arzularımızı, yaratıcılığımızı ve ilişkilerimizi yönlendirir. Kişisel güç, irade, özsaygı duygularımız bu çakra ile ilintilidir.
Bağlantılı olduğu element "ateş"tir. Dengeli çalışması, enerji, verimlilik, çabuk karar verebilme ve güç faktörünü baskıcı olmadan kullanabilme yetisi olarak tezahür eder.
4.Kalp çakrası: Timus bezi ile ilgilidir . Dokunma duyumuzu kontrol eder. Sevgi ve şefkat duygularımız ile ilintilidir.
Bağlantılı olduğu element "hava"dır. Sağlıklı çalıştığında, sevgi, şefkat, barış ve güçlü bir adalet anlayışı olarak tezahür eder.
5.Gırtlak çakrası: Tiroid bezini yönetir. beşinci çakramız boğazımızdadır. Rengi parlak mavidir. Sanatsal yaratıcılığımız ve kendimizi ifade etmemiz için gereken enerjiyi sağlar. Bu çakra dünyaya açılan penceredir.
6.Alın çakrası(Üçüncü göz):Hipofiz bezi ile bağlantılıdır. Rengi çivit mavisidir. Aynı zamanda "üçüncü göz çakrası" olarak da bilinen bu çakra, iki kaşın ortasında yer alır.Sezgilerimiz, durugörü, hayalgücümüz için gereken enerjiyi sağlar.
7. Tepe çakrası: İpofiz bezi ile alakalıdır . yedinci çakramız başımızın tepesinde tam ortasındadır. Rengi mordur. Taç çakra olarak da bilinen bu çakra, saf farkındalık olarak bilinen bilinç seviyesine karşı gelir.Beş duyunun algılayamadığı, zaman - mekan ötesi birlik alemiyle bağlantı noktamızdır. Bilgelimizin ve ruhsallığımızın gelişmesi ve anlayışlılığımızın artması için gereken enerjiyi sağlar

 

Erkek beyni, kadın beyni tartışmaları yine alevlendi

Erkek ve kadın beyinlerinin mimarlık yapı ve faaliyet açısından bir parça farklı olduğu ortaya çıkarıldı. Bu farklılıklar üzerinde yapılan araştırmalar, depresyon ve şizofreni gibi rahatsızlıkların tedavisinde cinsiyete dayalı farklı tutumlar izlenmesini sağlayabilir.
Prof. Dr. Arif Verimli'nin verdiği bilgilere göre; Harvard Üniversitesi rektörü Lawrence Summers, erkek ve kadın beyinlerinin arasındaki yapısal farkın bilim dünyasında kadınların nispeten daha az sayıda bulunmasını açıklayabileceği fikrini öne sürdü. Bu fikri, bir asır önce bazı bilimadamları iki cinsiyetin beyinlerini incelemeye ve bulgularını - örneğin kadın beyninin daha küçük olduğu gibi - kadınların entelektüel açıdan erkekten daha aşağı seviyede olduğunu öne sürmek için kullanmaya başladıklarından beri yatışmakta olan tartışmayı yeniden alevlendirdi.

Bugüne kadar, bu anatomik farklılığın kadınların matematik, fizik ya da mühendislik gibi akademik alanlarda daha az becerikli olabileceğini hiç kimse öne sürmemişti. Erkek ve kadın beyinlerinin birçok açıdan son derece benzer yapıda olduğuna inanılıyordu. Ne var ki son on yıl içinde araştırmacılar iki cinsiyetin beyinleri arasında yapısal, kimyasal ve fonksiyonel açılardan farklılıklar olduğunu belgelediler.

Bu eşitsizlikler sadece neden kadınların daha soyut düşündüğünü açıklayabilecek ilginç özgünlüklerden ibaret değildir. Daha ziyade, çok çeşitli rahatsızlıklar için cinsiyete dayalı farklı tedavi biçimleri geliştirebileceğimizi ortaya koymaktadır; örneğin depresyon, madde bağımlılığı, şizofreni ve travma sonrası stres bozuklukları (PTSD) gibi. Dahası, bu farklılıklar, beynin yapısını ve fonskiyonlarını inceleyen araştırmacıların verileri değerlendirirken ve gelecekteki araştırmaları veya risk içeren çalışmalarda deneklerin cinsiyetlerini de göz önüne almaları gerektiğini vurgulamaktadır.
Beynin Yapısı
Yakın zamana kadar, nörobilimciler beyindeki cinsiyet farklılıklarının sadece çiftleşme davranışıyla ilgili bölgelerle sınırlandığına inanıyorlardı. 1966 tarihli bir Scientific American dergisinde yayınlanan "Beyindeki Cinsiyet Farklılıkları" adlı bir makalede, Stanford Üniversitesi'nden Seymour Levine cinsel hormonların farelerdeki üreme davranışlarında nasıl farklılıklar yarattığını ortaya koydu; erkekler tırmanma hareketine geçerken, dişiler sırtlarını büküyor ve popolarını kaldırıyorlardı. Levine, yazısında beynin sadece tek bir bölgesinden söz ediyordu: Beynin kök kısmında bulunan, hormon üretimini kontrol etmekle görevli küçük bir yapı: Hipotalamus. Bir kuşak nörobilimci, "beyindeki cinsiyet farklılıkları"nın öncelikle çiftleşme davranışlarını, cinsel hormonları ve hipotalamusu içerdiğine inandılar.

Ancak bu görüş, cinsiyet farklılıklarının güdüler ve davranışlar kadar duyma, duygu, görme ve yüz hareketleri ile beynin stres hormonlarına verdiği tepkileri de içine aldığını gösteren bulgularla çürütüldü. Son beş ila on yıl içinde bu süreç daha da hızlandı. Karmaşık imgeleme teknikleri, canlı deneklerin beyinlerinin içini görebilen positron-emisyon tomografisi (PET) ve fonksiyonel manyetik rezonans imgeleme (fMRI) gibi teknolojiler, bunu daha da güçlendirdi.

Bu imgeleme deneyleri, anatomik çeşitlemelerin bütün beyinde farklı bölgelerde oluştuğunu ortaya koydu. Örneğin Harvard Tıp Fakültesi'nden Jill M. Goldstein ve meslektaşları, MRI'ı çeşitli kortik ve altkortik bölgelerde ölçümleme yapmak için kullandılar. Diğer birçok şey arasında, bu araştırmacılar ön korteksin bazı kısımlarının, daha yüksek bilinç fonksiyonlarının kaynaklarının, kadınlarda erkeklere oranla daha büyük olduğunu buldular; bunlar, duygusal tepkilerle ilgili olan limbik korteks kısımlarıydı. Diğer yandan, erkeklerde uzamsal algılama ile ilgili olan parietal korteksin kadınlara oranla daha büyük olduğu görüldü; duygusal tahrik bölgesine karşılık gelen badem biçimli bir yapı olan amigdala da öyleydi; yani kalp atışlarını hızlandıran ve adrenalin salgılanmasını sağlayan bölüm. Yazımız boyunca sözünü ettiğimiz diğer şeylerin yanı sıra bu büyüklük farklılıkları da görecelidir: Yapının genel büyüklüğüne oranla beynin genel büyüklüğünü baz almaktadır.
Çeşitli davranış araştırmaları, beyindeki bazı cinsel farklılıkların daha bebek ilk nefesini almadan oluştuğunu ortaya çıkardı.
Beyin yapılarının büyüklüklerinin, genellikle hayvanlar için göreceli önemini yansıttığı düşünülmektedir. Örneğin, primatlar daha ziyade görselliğe dayanırken, fareler koku duyularıyla hareket etmektedir. Sonuç olarak, primat beyinleri görsellik açısından daha büyük beyinsel parçalara sahipken, fareler koku duyusu için daha gelişmiş organlara sahiptir. Dolayısıyla kadın ve erkek beyinleri arasındaki yapı farklılıklarının cinsiyetin beynin çalışma şeklini de etkilediğini göstermektedir.
Beyinler / Genel Bakış
" Nörobilimciler, erkek ve kadın beyinleri arasındaki anatomik, kimyasal ve fonksiyonel farklılıkları ortaya çıkarıyorlar.
" Bu çeşitlilikler bütün beyinde kendini gösterirken, özellikle lisan, hafıza, duygu, görme, duyma ve yön bulma becerilerini ilgilendiriyor.
" Araştırmacılar, bu cinsel temelli farklılıkların erkeklerin ve kadınların davranış ve bilinçlerini nasıl etkilediğini anlamaya çalışıyor. Elde edilecek bulgular, şizofreni, depresyon, madde bağımlılığı ve travma sonrası uyumsuzluklarla ilgili erkek ve kadınlar için farklı terapiler geliştirilmesini sağlayabilir.
Diğer araştırmalar, hücresel seviyede cinsel farklılıkları belirlemeye odaklanmışlardır. Örneğin, Sandra Witelson ve McMaster Üniversitesi'ndeki meslektaşları, kadınların lisan ve kavramayla ilgili olan geçici lob korteksinde kadınlarda daha yüksek sinir yoğunluğuna rastlamışlardır. Öte yandan, araştırmacılar kortekste altı katman olduğunu, ikisinin kadınlarda erkeklere oranla birim başına daha fazla sinir içerdiğini görmüşlerdir. Ön lobla ilgili benzer bulgular sürekli olarak rapor edilmektedir. Elimizde böyle bilgiler varken, nörobilimciler sinir sayısındaki cinsel farklılıkların algı kapasitesinde ve biçiminde farklılıklara yol açıp açmayacağını inceleyebilirler. Örneğin, kadınların işitsel kortekslerinde sinirlerin daha fazla olmasının kadınların sözel akıcılık testlerindeki başarılarını etkileyip etkilemediği gibi.
Bu tür anatomik faklılıklar, beyindeki cinsel hormonların faaliyetlerinden de kaynaklanıyor olabilir. Bu steroidler, gelişim sürecinde beynin sinir organizasyonunu sağlamakta, farklı bölgelerdeki sinir yoğunluklarını etkilemektedir. İşin ilginç yanı, Goldstein'ın kadınları ve erkekleri ayırdığına karar verdiği beyin bölgeleri, hayvanlarda da gelişim sırasında yüksek miktarda cinsel hormon içeren beyin bölgeleridir. Yetişkinlerde beyin büyüklüğü ile cinsel steroidlerin faaliyetleri arasındaki bu ilişki, bazı cinsel temelli farklılıkların kültürel etkilerin ya da ergenlik çağındaki hormonal değişimlerin bir sonucu olmayabileceğini düşündürmektedir; bunlar, doğuştan gelmektedir.
Doğuştan Eğilimler
Çeşitli davranış araştırmaları, beyindeki bazı cinsel farklılıkların daha bebek ilk nefesini almadan ortaya çıktığını göstermektedir. Yıllar boyunca, davranış bilimciler konu oyuncak seçimine geldiğinde kız ve erkek çocukların farklı eğilimler gösterdiğini kanıtlamışlardır. Erkek çocuklar daha ziyade top veya araba gibi oyuncaklara yönelirken, kızlar daha tipik bir şekilde oyuncak bebeklere uzanmaktadır. Ama bu farklılıkların kültürel mi olduğunu, yoksa beynin biyolojik farklılıklarından mı kaynaklandığı şu ana kadar söylenememiştir.
Anatomik farklılıklar, erkek ve kadın beyinlerinin tüm loblarında görülmektedir. Örneğin, Harvard Tıp Fakültesi'nden Jill M. Goldstein ve meslektaşlarının yaptığı araştırmada, korteksin belli bölümlerinin beyni genel büyüklüğüne oranla kadınlarda daha büyükken, diğer kısımların ise erkeklerde daha büyük olduğunu görmüşlerdir. Anatomik farklılıkların bilinç ve algı becerilerinde farklılık yaratıp yaratmadığı henüz bilinmemektedir.
Bu soruya cevap vermek için, Londra Şehir Üniversitesi'nden Melissa Hines ve Teksas A&M Üniversitesi'nden Gerianne M. Alexander, en yakın hayvan akrabalarımızdan biri olan maymunlara yönelmişlerdir. Araştırmacılar bir grup maymuna oyuncaklar vermişlerdir. Erkek maymunların "erkek" oyuncaklarıyla daha fazla oynadığını, dişilerin ise genellikle kız çocuklar tarafından tercih edilen oyuncaklara odaklandıklarını görmüşlerdir. İki cinsiyet de resimli kitaplarla ve cinsiyetle tanımlanmayan oyuncaklarla eşit sürelerde oynamışlardır.
Maymunlar insan kültürünün sosyal baskılarından etkilenemeyeceklerine göre, çocuklardaki oyuncak seçiminin en azından kısmen de olsa doğuştan gelen biyolojik farklılıklardan kaynaklandığını göstermektedir. Bu farklılık ve gerçekten de beyindeki tüm cinsel farklılıklar, muhtemelen evrim sürecindeki selektif baskıların bir sonucudur. Oyuncak araştırmasında olduğu gibi, erkekler - hem insanlarda hem de primatlarda - herhangi bir düzlemde hareket ettirilebilecek ve fiziksel boğuşmalar gerektirebilecek türden oyuncakları tercih etmektedirler. Bu özellikler, erkeğin avlanma ve güvenlik sağlama rolleri düşünüldüğünde son derece mantıklıdır. Diğer yandan, dişilerin de bir gün çocuklarına bakma becerilerini geliştirecek türden oyuncaklara eğildikleri söylenebilir.

Simon Baron-Cohen ve Cambridge Üniversitesi'ndeki meslektaşları, cinsel farklılıklarla ilgili doğaya karşı beslenmenin etkisi konusunda farklı ama aynı derecede yaratıcı başka bir tutum izlemektedirler. Birçok araştırmacı, erkek ve kız çocukların insanlara karşı ilgilerinde de farklılıklar olduğunu söylemişlerdir. Örneğin, Baron-Cohen ve öğrencisi Svetlana Lutchmaya, bir yaşındaki kızların aynı yaştaki erkek çocuklara oranla zamanlarının daha büyük bölümünü annelerine bakarak geçirdiklerini görmüşlerdir. Bu küçük çocuklara film izlettirilmek istendiğinde, kızların insan yüzü içeren filmlerle daha çok ilgilendikleri, buna karşılık erkek çocukların arabalarla ilgili filmlere daha fazla ilgi duyduğu görülmüştür.

Elbette ki bu farklılıklar yetişkinlerin erkek ve kız çocuklarına yaklaşımlarındaki farklılıklara bağlanabilir. Bu olasılığı ortadan kaldırmak için, Baron-Cohen ve öğrencileri daha da ileri gittiler. Henüz bir günlük olan bebekler arasındaki farklılıkları gözlemlemek için, ellerinde video kameralarıyla doğum bölümüne girdiler. Bebekler ya bir bayan öğrencinin dost yüzüne ya da aynı büyüklükte ve renkte hareketli bir nesneye odaklanabileceklerdi. Önyargıdan uzak kalmak için, araştırmacılar bebeklerin cinsiyetlerini önceden bilmemeyi tercih ettiler. Daha sonra filmi izlediklerinde, kız bebeklerin daha ziyade öğrencilerle ve erkek bebeklerin ise hareketli nesnelerle ilgilendiklerini gördüler. Sosyal ilgi konusundaki bu farklılık, hayatın daha birinci gününden kendini belli ediyordu; bu da beyinlerimizdeki cinsel farklılıkları doğuştan getirdiğimizin önemli bir kanıtıydı.
Gerilim Altında
Birçok örnekte, beyin kimyasındaki ve yapısındaki cinsel farklılıkların erkek ve kadınları çevreye ve gerilimli olaylara verdikleri tepkileri, yaklaşımlarını ve hafıza seçiciliklerini belirlediğini göstermiştir. Örneğin amigdalayı ele alalım. Goldstein ve diğerleri, amigdalanın erkeklerde daima kadınlardakinden daha büyük olduğunu bildirmişlerdir. Farelerde, beynin bu bölümündeki sinirler, erkeklerde dişilere oranla daha yoğun bir ağ oluşturmaktadır. Bu anatomik farklılıkların, erkek ve dişilerin gerilimli durumlara farklı tepkiler vermesini gerektirdiği düşünülmektedir.

Erkek ve kadınlardaki amigdalanın strese farklı tepki gösterilmesini sağlayıp sağlamadığını anlamak için, Katharina Braun ve Otto von Guericke Üniversitesi'nden meslektaşları, bir grup Degu köpek yavrusunu annelerinden ayırdılar. Bu sosyal Güney Amerikan hayvanları için - ataları gibi sürüler halinde yaşamaya alışkındırlar - kısa süre için ayrılmak bile son derece rahatsız edici bir durumdu. Araştırmacılar bunun üzerine beynin farklı bölgelerinde serotonin alıcılarının yoğunluğunu ölçtüler. Serotonin, duygusal davranışları tetikleyen nörotransmitörlerdir. (Örneğin Prozac, serotonin fonksiyonlarını artırarak işe yarar.)

Yavruların ayrılık süresince annelerinin sesini duymalarına izin verildi. Bu işitsel girdinin erkeklerin amigdalasında serotonin yoğunluğunu artırırken, dişilerin amigdalasındaki serotoninin azaldığı gözlemlendi. Bu araştırmanı sonuçlarını insan davranışlarına uyarlamak zor olsa da, sonuçlara göre, benzer bir şey çocuklarda olduğunda, ayrılık geriliminin erkek ve kız çocuklarda farklı duygusal davranışlara yol açacağını düşündürmektedir. Örneğin anksite bozuklukları yaşayan kız çocukların sayısının erkek çocuklara oranla neden daha fazla olduğu sorusuna cevap ararsak, bu tür deneyler son derece yararlı görünmektedir.

Cinsel açıdan anatomi farklılığı olduğu bilinen diğer bir beyin bölgesi de, hafıza depolama ve fiziksel ortamın uzamsal haritasını belirlemekte kullanılan hipokampustur. Yapılan araştırmalarda, kadınlarda hipokampusun erkeklerdekine oranla daha büyük olduğu gözlemlenmiştir. Bu anatomik farklılıklar, erkek ve dişilerin yön bulma becerilerindeki farklılığı açıklayabilir. Yapılan araştırmalar, erkeklerin uzamsal mesafeleri tahminen ölçerek, kadınların ise yer işaretlerini kullanarak yön bulmaya eğilimli olduklarını ortaya çıkarmıştır. Benzer bir cinsel farklılık, farelerde de görülmektedir. Erkek fareler bir labirentte pozisyon ve yön bilgilerini kullanırken, dişilerin belli işaretleri kullandığı gözlemlenmiştir. (Araştırmacılar erkek farelerin yollarını kaybettiklerinde adres sorma eğiliminin dişilere oranla daha az olup olmadığını henüz cevaplayamadılar.)

Hipokampustaki nöronlar da erkek ve dişilerde farklı şekilde çalışmaktadır. Örneğin, Janice M. Juraska ve Illinois Üniversitesi'nden meslektaşları, fareleri "zenginleştirilmiş bir ortama" koymanın - oyuncaklarla ve diğer kemirgenlerle dolu kafesler gibi - erkek ve dişi farelerin hipokampuslarındaki nöron yapılarını farklı şekilde etkilediğini görmüşlerdir. Dişilerde bu deneyim dendritik ağacın dallarını çoğaltırken ve nöron bağlantılarının daha yoğun olduğunu düşündürürken, erkeklerde ise bu tür bir deneyin dendritik ağaç üzerinde bir etkisi olmamış ya da gerilemesine yol açmıştır.

Ne var ki erkek fareler gerilim karşısında bazen daha çabuk öğrenebilmektedirler. Rutgers Üniversitesi'nden Tracey J. Shors ve meslektaşları, hayvanların kuyruklarına verilen küçük elektrik şoklarının erkek farelerde öğrenilmiş davranışları teşvik ederken, dişilerde performansı düşürdüğü ve bağlantı yoğunluğunu azalttığı gözlemlenmiştir. Bu tür bulguların ilginç sosyal emplikasyonları vardır. Cinsiyetler arasında beynin öğrenme dinamiklerinin nasıl farklı olduğunu daha iyi anladığımızda, erkek ve kız çocuklar için ideal öğrenim ortamlarını oluşturmamız da o kadar kolay olacaktır.

Dişi farelerin hipokampusunda gerilim karşısında baz gerilemeler görülse de, kronik stres karşısında erkeklere oranla daha becerikli oldukları da anlaşılmaktadır. Arizona Devlet Üniversitesi'nden Cheryl D. Conrad ve meslektaşları, fareleri altı saat boyunca ışık geçirmeyen bir kafesin içinde tuttular. Bu, fareler için son derece rahatsız edici bir durumdu. Kronik gerilimin erkek farelerin hipokampusundaki nöronları öldüren bir toksin yarattığını ve buna karşı son derece açık olduğunu, öte yandan dişilerin hipokampuslarındaki nöronların hiçbir şekilde etkilenmediğini gördüler. Bu bulgular ve diğer benzerleri, beyin hasarı durumunda dişileri kronik gerilimi erkeklerden daha kolay atlatabildiklerini ortaya koymuştur. Dişilerin hipokampus hücrelerini neyin koruduğu heüz anlaşılamamıştır ama cinsel hormonların muhtemelen rol oynadığı düşünülmektedir.
Çalışmayı beyni gerilimli olayları nasıl hatırladığını ve başa çıktığını anlamaya izin verecek şekilde genişletmek için, ben ve meslektaşlarım, duygusal açıdan zorlayıcı olaylarda erkek ve kadınların farklı hafıza yöntemleri olduğunu ortaya koyduk; hayvan araştırmalarından öğrenildiğine göre, bu amigdalanın katılımını gerektiren bir süreçtir. İnsan denekler üzerinde yaptığımız ilk deneylerden birinde, gönüllülere bir dizi şiddet içerikli film gösterirken, bir PET kullanarak beyin faaliyetlerini ölçtük. Birkaç hafta sonra, onlara ne hatırladıklarını görmek için bir test sunduk.

Hatırlayabildikleri filmlerin sayısının, amigdalalarının faaliyetleriyle ilgisi olduğunu gördük. Laboratuarımızda ve diğer laboratuarlarda yapılan daha sonraki çalışmalar, bu genel bulguyu destekledi. Ama o noktada tuhaf bir şey dikkatimi çekti. Bazı çalışmalarda amigdala faaliyetleri sadece sağ yarımkürede gerçekleşirken, diğerlerinde sadece sol yarımküre aktif haldeydi. Ancak ondan sonra erkeklerde sağ amigdalanın ve kadınlarda sol amigdalanın harekete geçmiş olduğunu fark ettim. O zamandan beri, peş peşe üç çalışma - ikisi bizim grubumuz, üçüncüsü John Gabrieli ve Turhan Canlı'nın Stanford'daki grubu tarafından gerçekleştirildi - erkek ve kadınların duygusal anılarla ilglii beyinlerinin farklı çalıştığını kanıtladı.

Erkek ve kadın beyinlerinin aynı duygusal malzemeyi farklı şekilde hafızaya alması, bu farklılığın ne anlama gelebileceğini düşünmemizi sağladı. Bu soruyu cevaplamak için, sağ yarımkürenin bir durumun özünü, sol yarımkürenin ise daha ince detaylarını ele aldığı teorisine dayandık. Eğer bu yargı doğruysa, amigdalanın faaliyetlerini engelleyen bir ilacın, erkeklerin duygusal bir hikayeyi hatırlamasını zorlaştırması gerektiğini düşündük (çünkü sağ amigdalasını engelleyecekti) ama aynı zamanda bir kadının belli detayları hatırlamasını da önleyecekti (sol amigdalasını engelleyecekti).

Propranolol, böyle bir ilaçtır. Bu beta engelleyici, adrenalin ve noradrenalin akışını yavaşlatır ve böylece amigdalanın faaliyetlerini engelleyerek duygusal açıdan zorlayıcı olayların hatırlanmasını zorlaştırır. Bazı erkek ve kadın deneklere bu ilacı verdikten sonra, annesiyle birlikte yürürken korkunç bir trafik kazasında ölen küçük bir çocuğun filmini izlettik. Bir hafta sonra hafızalarını kontrol ettik. Görünüşe bakılırsa, propranolol erkeklerin hikayenin özünü - çocuğun arabanın altında kalması gibi - hatırlamalarını zorlaştırırken, kadınların da küçük detayları - çocuğun elinde beyaz bir futbol topu olduğu gibi - hatırlamasını engellemişti.

Daha yakın zamanda yapılan bazı araştırmalarda, duygusal konularda iki cinsiyetin beyinleri arasında hemen göze çarpan bir farklılık olduğunu gözlemledik. Duygusal açıdan hoş olmayan fotoğraflar gösterilen gönüllüler, 300 milisaniye içinde tepki vermektedir; bu tepki, beynin elektriksel faaliyetlerini kaydetme sürecinde bir mızrak gibi görünür. Antonella Gasbarri ve L'Aquila Üniversitesi'ndeki meslektaşları ile birlikte yaptığımız incelemelerde, bu mızrakların erkeklerde sağ yarımkürede daha belirgin şekilde görüldüğünü, buna karşılık kadınlarda sol yarımkürede daha baskın olduğunu gözlemledik. Dolayısıyla, beyindeki cinsel farklılıklardan kaynaklanan duygusal tepkiler, daha ilk 300 milisaniye içinde ortaya çıkmaktadır; yani insanların gördükleri şeyi yorumlamasına daha fırsat kalmadan.

Bu keşifler, PTSD tedavisinde kullanılabilir. Gustav Schelling ve Ludwig Maximillian Üniversitesi'ndeki meslektaşlarının yapmış olduğu daha önceki çalışmalar, propranolol gibi ilaçların doğru şekilde kullanıldığında bir travmanın anısını zayıflatabileceğini ortaya koymuştur. Bizim bulgularımızla, en azından doğru dozda kullanılan beta engelleyicilerin kadınlarda - erkeklerde değil - travmatik olayların anısını zayıflattığını göstermiştir. Yoğun bakım altında bile, fizisyenler ilaç seçimlerinde hastaların cinsiyetlerini dikkate alabilirler.
Cinsiyet ve Zihinsel Bozukluklar
PTSD, erkek ve kadınlarda farklı şekilde ortaya çıkan tek zihinsel bozukluk değildir. Mirko Diksic ve McGill Üniversitesi'ndeki meslektaşları tarafından yapılan bir araştırma, erkeklerde serotonin üretiminin kadınlara oranla yüzde 52 daha fazla olduğunu göstermiş, kadınların erkeklere oranla depresyona neden daha eğilimli olduğunu da açıklamıştır; bu, genellikle serotonin salgısını hızlandıran ilaçlar sayesinde tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır.

Benzer bir durum, madde bağımlılığına da uyarlanabilir. Bu durumda söz konusu nörotransmitör dopamindir; dopamin, mutluluk duygusuyla bağdaştırılan bir kimyasaldır. Fareler üzerinde araştırma yapan Jill B. Becker ve Michigan Üniversitesi'nden meslektaşları, dişilerde östrojenin beynin madde isteme davranışını düzenleyen bölümlerindeki dopamin salgılamasını artırdığını keşfetmişlerdir. Dahası, hormonun uzun vadeli etkileri vardır ve dişi farelerin ilk kez aldıktan birkaç hafta sonra kokaini tekrar istemektedir. Bu durum, kadınların erkeklere oranla uyuşturucu maddelere neden daha eğilimli olduğunu açıklamaktadır.

Şizofreninin temelinde yatan bazı beyin anomalileri de erkek ve kadınlarda farklılıklar göstermektedir. Ruben Gur, Raquel Gur ve Pennslvania Üniversitesi'ndeki meslektaşları, beyin anatomisindeki ve fonksiyonlarındaki cinsel farklılıkları incelemek için yıllarını harcamışlardır. Bir projede, orbitofrontal korteksin büyüklüğünü ölçmüşler - bu, duyguları düzenlemekle ilgili bir bölümdür - ve amigdalanın - duygusal tepki üretmeyle ilgili bir bölümdür - büyüklüğüyle karşılaştırmışlardır. Bunun sonucunda kadınların orbitofrontal korteks-amigdala orantısının (OAR) erkeklere oranla daha büyük olduğu görülmüştür. Bu ne demektir; yani, ortalama olarak kadınlar, duygusal tepkilerini kontrol etmekte erkeklere oranla çok daha beceriklidirler.

Daha sonraları yapılan deneylerde, araştırmacılar şizofreni vakalarında bu dengenin değiştiğini ama durumun erkeklere ya da kadınlara aynı şekilde atfedilemeyeceğini görmüşlerdir. Şizofreni hastası olan kadınların sağlıklı kadınlara oranla OAR'ları düşerken, erkeklerin OAR'larında artış gözlemlenmiştir. Bu bulgular hâlâ şaşırtıcılıklarını korumaktadır ama en azından, şizofreninin erkek ve kadınlar için aynı hastalık olmadığını, dolayısıyla aynı tedavi yöntemlerinin kullanılmasının sonuç getirmeyeceğini ortaya koymaktadır.
Cinsel Konular
İnsan sağlığı konusunda hazırlanan 2001 tarihli kapsamlı bir raporda, National Academy of Sciences şöyle demiştir: "Seks önemlidir. Cinsellik, biyomedikal ve sağlık konulu tüm araştırmaların hazırlanmasında ve analizinde dikkate alınması gereken son derece önemli ve temel bir insan değişkenidir."

Nörobilimciler, hâlâ bütün parçaları bir araya getirmekten uzaktır; beyindeki cinsel temelli değişkenleri tanımlamak ve beyinle ilgili rahatsızlıklardaki etkilerini göstermekte henüz yeterince yol alamamışlardır. Ne var ki bugüne kadar yapılan araştırmalar, farklılıkların hipotalamusun ve çiftleşme davranışlarının çok ötesine geçtiğini açıkça göstermektedir. Araştırmacılar ve klinik yetkilileri, cinsiyetin beyin, davranışlar ve tıbbi emplikasyonları üzerindeki etkisini hâlâ yeterince net bir şekilde açıklamamışlardır. Ama bir cinsiyeti ele alıp ikisinin de aynı olduğu kanısını sürdüremeyeceğimiz konusunda giderek daha fazla bilimadamı hemfikir olmaktadır.


 
   
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=