www.mertdost-fm.tr.gg
  DEVRİM YOLUNDA YİTİRDİKLERİMİZ
 





Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

http://www.aleviweb.com/forum/image.php?type=sigpic&userid=2159&dateline=1182418  747

"...Yaptıklarımızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum. Türkiye'nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum."

Deniz Gezmiş




Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar.
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar,
bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.

Nazım Hikmet Ran 1962


DENİZ GEZMİŞ, 
YUSUF ASLAN, 
HÜSEYİN İNAN...

 

6 Mayıs, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarının yıldönümü. Onların anılarına, 12 Mart Belgeseli’nin idamlarla ilgili bölümünü ve Can Dündar’ın bazı yazılarını toplu olarak sizlere sunmak istedik.

 

19 dakikalık belgeseli ALTTAKİ LİNGİN  üzerine tıklayarak izlkopyala
eyebilirsin

 
denizgezmis1.jpg (21kb)

Yasasin tam bagimsiz Türkiye! Yasasin Marksizm-Leninizm! Yasasin Türk ve Kürt halklarinin kardesligi! Yasasin isçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!”
 



DENİZ GEZMİŞ  
  1965'ten sonra Türkiye'de gelisen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtulus Ordusu(THKO)'nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmis, 24 Subat 1947'de Ankara'nin Ayas ilçesinde dogdu. Ögretmen bir ailenin çocugu olmasi sebebiyle ilk ve ortaögrenimini çesitli kentlerde, liseyi Istanbul'da okudu. 1966'da Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine giren Gezmis, henüz lise ögrencisiyken sol düsünceyle tanisti ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu.
Ögrenci eylemleri içinde etkinligi giderek artan Deniz Gezmis, 12 Haziran 1968'de Istanbul Üniversitesi'nin isgal edilmesinde önderlik etti. Isgal Konseyi adina IÜ Senatosu ile Baltalimani'nda yapilan görüsmelere katilan ögrenci heyetinin içinde yer aldi; ögrenci haklarinin elde edilip isgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. Isgalden kisa bir süre sonra Istanbula gelen 6.Filo'yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmis, 30 Temmuz'da bu eylemlerden dolayi tutuklandi ve 20 Eylül'de serbest birakildi.

31 Mayis 1969'da IÜ Hukuk Fakültesi ögrencilerinin, reform tasarisinin gerçeklesmemesini protesto için giristikleri isgale önderlik etti. Üniversitenin kapatilip, polise teslim edilmesi nedeniyle çikan çatismalarda yaralandi. Hakkinda giyabi tutuklama karari olmasina ragmen hastaneden kaçan Gezmis, Haziran'in sonunda Filistin'e gitti. Filistin'e gitmeden önce 23 Haziran 1969'da TMGT'nin topladigi 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayi'na kendisi gibi haklarinda tutuklama karari olan FKF Genel Baskani Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programi gönderdi. Eylül'e kadar Filistin'de gerilla kamplarinda kalan Deniz Gezmis,1 Eylül 1969'da, 10 Haziran'da "üniversiteyi isgal" ettigi gerekçesiyle Hukuk Fakültesi'nden ihraç edildi.
Hakkinda tutuklama kararinin oldugu bu dönemde gazeticilere gizlendigi yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969'da Hukuk Fakültesi'nde oldugu sirada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmis, 25 Kasim'da serbest birakildi.
Sinan Cemgil ve Hüseyin Inan'la birlikte THKO'yu kurdu. 11 Ocak 1971'de THKO adina Ankara Is Bankasi Emek Subesi'nin soygununu gerçeklestirenler arasinda yeraldi. 4 Mart 1971'de dört ABD'li erin Balgat'taki Tuslog Tesisleri'nden kaçirilmasi eyleminde de bulunan Gezmis, erlerin serbest birakilmasindan sonra Sivas'in Sarkisla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan'la birlikte yakalandi. 16 Temmuz 1971'de baslayan THKO-1 Davasi'nda TCK'nin 146. maddesini ihlal ettigi gerekçesiyle, 9 Ekim 1971'de idam cezasina çarptirildi. 6 Mayis 1972'de  idam edildi.

HUSEYIN INAN



HÜSEYİN İNAN
Hüseyin Inan, 1949'da Kayseri'nin Sariz ilçesine bagli Bozhöyük köyünde dogdu. Ilk ve orta okulu Sariz'da, liseyi Kayseri'de okudu.
1966'da ODTÜ Idari Bilimler Bölümü'ne kayit oldu. 1968'de TIP ve daha sonra Milli Demokratik Devrim(MDD) içindeki ayriliklarda, giderek belirginlesen illegal ve dar örgütçülük fikri etrafinda çekirdek bir grup olusturup, kir gerillasi yoluyla anti-emperyalist mücadele verme fikrini gelistirmeye çalisti. Özellikle ODTÜ kökenli olan ve temelini Inan'in attigi bu grup daha sonra, THKO'nun çekirdek kadrosunu olusturacakti. 

14 Ekim 1969'da Filistin Kurtulus Örgütü'nün El Fetih kamplarina gitti ve orada Israil'e karsi savasti. 1 Ocak 1971'de Türkiye Is Bankasi Emek Subesi soygunu, Amerikan askeri tesislerinin basilarak bir Amerikalinin kaçirilmasi ve daha sonra 4 Amerikalinin kaçirilmasi eylemlerinde yer aldi. 24 Mart 1971'de Kayseri'nin Pinarbasi ilçesinde yakalanarak, 9 Kasim 1971'de Deniz Gezmis ve Yusuf Aslan'la birlikte idama mahkum edildi. 6 Mayis 1972'de idam edildi.

YUSUF İNAN



YUSUF ASLAN 

  Yusuf, 1947 yilinda Yozgat'in bir köyünde dogdu. Ortaögrenimini dindar ve anti-komünist egilimlerle, gelenekçi önyargilarin güçlü oldugu bir çevrede tamamladi.
1966'da ODTÜ'ye girdi. Bir yila kalmadan ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü'nün üyesi oldu, Dev-Genç içinde çalismaya basladi. Bu dönemden itibaren önce hazirlik okulunda, sonra da mühendislik fakültesinde patlak veren boykotlarin ve hemen ardindan ODTÜ isgalinin önde gelen örgütçülerinden oldu. Ilk yargilandigi eylem, CIA ajani, Amerikan Büyükelçisi Commer'in arabasinin yakilmasiydi.
1969 yilinda arkadaslariyla birlikte Filistin'e gitti. Burada helikopter ve uçak pilotlugunu ögrendi. Traktörden helikoptere kadar her türlü araci büyük bir ustalikla kullaniyordu.
1970 yilinda kurulan THKO'nun kurucusu ve önderlerinden olan Yusuf Aslan, Deniz Gezmis'le birlikte Nurhak'a dagdaki gerilla grubuna katilmaya giderken, Sivas Sarkisla'da yarali olarak yakalandi. Sikiyönetim mahkemelerinde yargilandi





başkaldırış demek yoksulun sömürülünenin sömürene ezilenın ezenebaşkaldırmasıdır.insanlar diskolarda eglenirken bu insanlar yüzünü görmedikleri insanlar için dar agaçlarında haykırdılar bagımsızlıgı öyle kolay degıl şu zamanda insan anası için bile toplu igne acısına dayanmazken onlar neller yapabilecegimizi gösterdiler.MÜCADELELERİNİN önünde saygıyla egiliyorum.nıce denızler ve mahirler var bu ülkede öyle kolay degil bizleri teslim almak.

~~MERTDOST~~


Biz şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımızın bağımsızlığı ve mutluluğu için savaştık!"

1968'ler. Yazılı tarihin en barbar asrının en umutlu, en ışıklı, en cesur günleriydi. Coşkun bir devrimci dalganın bütün dünyayı sarstığı, onlarca ülkede milyonlarca insanın ayağa kalkarak, "Gerçekçi ol, imkansızı iste, " diye haykırdığı günlerdi.

Böyle bir dünyada, Denizler de özgürlük bayrağını Türkiye'de yükseklere taşıdılar. ABD'ye, NATO'ya, yurtlarını yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekmek isteyenlere en iyi cevabı eylemleriyle, yürüyüşleriyle, cesaretleriyle verdiler...

Ve egemenler, bu özgürlük kabarışının intikamını 12 Mart karanlığında üç gençten çıkarmak istediler. Somut hiçbir yasal dayanak olmadan Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i ve nice arkadaşlarını idamla yargılayıp, "Asalım, asalım !" çığlıklarıyla darağacına göndererek özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini boğmayan çalıştılar...

İşte Nihat Behram, o günlerin ölüm karanlığını sivil tarihçiliğimize belgesel bir katkı olan bu kitabıyla yırtmıştır. Denizler'in asılmadan önceki son sözlerinin de ilk kez açıklandığı, yayımlanır yayımlanmaz yasaklanan ve ancak yirmi iki yıl sonra aklanan Darağacında Üç Fidan, içten sesi, ince duyarlılığı ve ödünsüz tavrıyla, bütün iktidarların geçici olduğunu, milyonların kalbinde yaşayacak olanların daima özgürlük savaşçıları olduğunu göstermiştir...

Baskı altında geçen yirmi iki yılın ardından, yirmi ikinci basımıyla Darağacında Üç Fidan'ı sunarken, bugün koyu bir karanlığın ve ahlâksızlığın içine itilmek istenen yurdumuzda, gözlerimizde hâlâ bir umut ışığı, darağaçlarında "solmayan" üç fidanın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz...
mertdost









'Biz şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımızın bağımsızlığı ve mutluluğu için savaştık! '

1968'ler. Yazılı tarihin en barbar asrının en umutlu, en ışıklı, en cesur günleriydi. Coşkun bir devrimci dalganın bütün dünyayı sarstığı, onlarca ülkede milyonlarca insanın ayağa kalkarak, 'Gerçekçi ol, imkansızı iste, ' diye haykırdığı günlerdi...

Böyle bir dünyada, Denizler de özgürlük bayrağını Türkiye'de yükseklere taşıdılar. ABD'ye, NATO'ya, yurtlarını yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekmek isteyenlere en iyi cevabı eylemleriyle, yürüyüşleriyle, cesaretleriyle verdiler.

Ve egemenler, bu özgürlük kabarışının intikamını 12 Mart karanlığında üç gençten çıkarmak istediler. Somut hiçbir yasal dayanak olmadan Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i ve nice arkadaşlarını idamla yargılayıp, 'Asalım, asalım! ' çığlıklarıyla darağacına göndererek özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini boğmaya çalıştılar...

İşte Nihat Behram, o günlerin ölüm karanlığını sivil tarihçiliğimize belgesel bir katkı olan bu kitabıyla yırtmıştır. Denizler'in asılmadan önceki son sözlerinin de ilk kez açıklandığı, yayımlanır yayımlanmaz yasaklanan ve ancak yirmi iki yıl sonra aklanan Darağacında Üç Fidan, içten sesi, ince duyarlılığı ve ödünsüz tavrıyla, bütün iktidarların geçici olduğunu, milyonların kalbinde yaşayacak olanların daima özgürlük savaşçıları olduğunu göstermiştir...

Baskı altında geçen yirmi iki yılın ardından, yirmi ikinci basımıyla Darağacında Üç Fidan'ı sunarken, bugün koyu bir karanlığın ve ahlaksızlığın içine itilmek istenen yurdumuzda, gözlerimizde hala bir umut ışığı, darağaçlarında 'solmayan' üç fidanın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz... 
 
 

TELAŞLANMIŞLAR, DENİZ’İN AYAĞINDAKI ZİNCİRİ AÇAMIYORLARDI..DENIZ GÜLÜMSÜYORDU.

Avukatlar Hüseyin'in olduğu odaya girerlerken bir albayla karşılaştılar. Albay "Dini telkin istemiyorlar" dedi. Bunu anlamlı bir sesle söylemişti. Müslüman olmadıklarını çağrıştırmak istiyordu. Avukatlar "Bu sadece onların bileceği bir iş" dedi. Albay "Tabii siz de bilirsiniz," diye aynı sezdirmeyi, bu kez avukatlara yöneltti. Aylardan mayıstı. Günlerden Mayıs'ın 6'sı. "Hıdrellez" günü diye yazıyor takvimler, "Alaçam, Samsun, Geyikaşan Hıdrellez günü... Karacabey, Bursa Hıdrellez şenlikleri..Yerleşmiş İslam geleneğine göre Hıdır ve İlyas peygamberlerin her yıl buluştuklarına inanılan gün. İnanışa göre ölümsüzlüğe erişmiş bu iki peygamberin buluşmaları, kutlanarak anılır.

Avukatlar Hüseyin'in bulunduğu odaya girecekken duydukları bu sözle sinirlenmişlerdi. Hüseyin babasını düşünüyordu odada, Hıdır'dı babasının adı, Hıdır İnan. Aylardan mayıstı. Günlerden Mayıs'ın 6'sı. Avukatlar albaydan geçip Hüseyin'in bulunduğu odaya girdiler. Hüseyin de Deniz ve Yusuf'un durumundaydı. Birkaç görevli omuzlarından tutmaktaydı.
Avukatlarını görünce büyük bir mutluluk ve derin bir gülümsemeyle "Hoş geldiniz" dedi. Avukatlar ona bir arzusu olup olmadığını sordular. "Bir arzum yoktur. Sizlere çok teşekkür ederim." dedi.

Sonra Hüseyin avukatlarına "Babam Ankara'da mı?" diye sordu. Avukatlar Ankara'da olduğunu söylediler. Hüseyin "Nasıl?" diye sürdürdü sorusunu. "İyi ve seninle iftihar ediyor" diye yanıtladı avukatları. Bu arada avukatlar görevlilere ,Hüseyin'in de arkadaşlarıyla vedalaştırılmasını hatırlattılar.
Hüseyin aynı sıcaklık ve canlılıkla Deniz ve Yusuf'la odalarında birer birer kucaklaştı. Zincirleri ve bağları, üçünün de bu vedalaşma anında gövdelerine alabildiğine ağırlık veriyordu. Omuzlan ve başlarının hareketiyle birbirlerine sokuluyorlardı.
Hüseyin önce başgardiyan odasında Deniz'le, sonra yandaki diğer odada Yusuf'la, konuşacak çok şeyleri olan, ama ayrılmak zorundaki insanların can sevinciyle bakıştı. Hiçbir şey şakadan değildi. Fakat yaşayan gülümseyişlerinde, çocuksu, şakacı bir incelik vardı. Bir birlikteliğin, yaşamadaki son karşılaşmaları da böylece bitti.

Üçü de ilkin kendisinin asılmasını isteyen bir duygu taşıyordu. Onları darağacına çıkmak değil, darağacına çıkacak arkadaşlarım seslerden, kıpırtılardan dinlemek zorunluluğu incitiyordu. Fakat bu son deneylerine de dik duruyorlardı. Saat 01.00'i geçiyordu.
Bu ara avukatlar Deniz'in bulunduğu odaya döndüler.

Deniz ayakları zincirli, elleri arkadan bağlı bir durumda darağacına bakan pencereye karşı oturduğu yerden yazdırdığı son mektubunu tamamlamak üzereydi. Onun bitirmesini beklediler.

"... Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım... Oğlun Deniz Gezmiş." Mektup tamamlanmıştı.




İnfaz savcısı Sami Uğur, Deniz'e sokulup, elindeki basılı kağıttan idam kararının özetini okuyup, bir diyeceği olup olmadığım sordu. Deniz, kararın kendisine ait olduğunu, bir diyeceği olmadığım belirtti.
Savcı görevlilere "zincirleri çözün" dedi. Bir görevli yarı telaşlı, yarı çekingen bir tavır içinde, elindeki anahtarla zincirlerin kilidini kurcalamaya başladı... Açamıyordu. Elindeki anahtar kilide uymuyordu. Bunun üzerine başgardiyan birkaç anahtar daha verdi. Kilidi yine açamadılar.
Bu durum odadakilerde yeni bir sabırsızlık havası estirmişti. Kendi kendine söylenenler vardı. .
On beş dakika kadar beklenildi. Birisinin "Zincirleri çözmeye lüzum yok, zincirleriyle çıkarılsın" dediği duyuldu. İnfaz savcısı Sami Uğur "Bunlar efendi çocuk, prangayı çözelim" diye karşılık verdi ve "Kilidi kim kilitlediyse acele bulun" komutunu verdi.

Adamı bulup getirdiler. Ve zincirler çözülebildi. Deniz zincirlerini çözen adama "Postallarımın bağını bile bağlamaya vakit bırakmadan beni apar topar buraya getirdiler. Sehpada bu haliyle postallarım ayaklarımdan düşecekler. Onları bağla.... dedi. Görevli, Deniz'in postallarım bağladı.
Bu arada Deniz'e, beyaz bezden dar bir idam gömleği giydirdiler. Ayaklarına kadar uzandı...
Gitme vakti gelmişti.
Deniz avukatlarına dönerek veda etti. Çevresini acı bir gülümsemeyle süzdü ve avludaki sehpaya doğru metin adımlarla yürüdü.
İdam gömleğinin dar olması ve ellerinin bağlı olması nedeniyle sehpaya destekle çıktı. Sehpada üç ayaklı bir tabure vardı. Deniz ona da çıkıp ilmiği boynuna kendisi geçirmeye çalıştı.
İlmiği boynuna geçirdiğinde, seyredenlerden bazıları, cellada başlarıyla tabureyi çek işareti veriliyordu. Deniz birden, şafağı daha sökmemiş bu bahar sabahının, serin sessizliğine doğru yankı veren bir sesle bağırmaya başladı:

"YAŞASIN TÜRKİYE HALKININ BAĞIMSIZLIĞI, YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZMİN YÜCE İDEOLOJİSİ, YAŞASIN TÜRK VE KÜRT HALKLARININ BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ, KAHROLSUN EMPERYALİZM!"

Çevredeki görevliler telaşlandılar. Deniz'in son sözcüğü . bitmemişti ki, cellat aceleyle tabureyi altından çekti. Ciğerinden yükselen son sözcüğü taşıyan nefes,. dudağına varamadan, gırtlağında tıkandı.
Taburenin çekilmesiyle Deniz boşluğa yığılmıştı. Fakat onun uzun boyunu cellat hesap edememişti. Deniz'in ayakları taburenin altındaki masaya çarptı. Hemen masayı da çektiler.

Saat 01.25'i gösteriyordu.

Gardiyan, imam ve sivil personel, gelenek gereği saygı duruşunu geçmişti. Avukatların yüzlerini derin bir hüzün doldurmuştu. Denizgili ölüme mahkum eden 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesinin Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi, elleri arkasında, ağzında sigara Deniz'i seyrediyordu. Ankara savcısı Fazıl Alp, Tevfik Türüng, Sami Uğur, yüksek rütbeli birçok subay, gardiyanlar, sivil görevliler, imam, avukatlar doktor infazda hazır bulunmuştu. Özellikle imamın aşın derecede duygulandığı görülüyordu. İnfaz savcısı Sami Uğur, kendince espriler yapıp yine kndi gülüyordu.
Deniz'in göğsüne, karar özetini içeren bir beyaz karton astılar. On dakika kadar sonra, görevli doktor gömleğini sıyırıp nabzına baktı. Deniz'in nabzı çarpıyordu. Beklediler...
On-on beş dakika sonra nabza tekrar bakıldı. Deniz'in nabzı durmamıştı. Bekliyorlardı. Deniz ipin ucunda bir dal gibi, alaca havada ağır ağır dönüyordu. Sadece başı ve postalları, uzun ince beyazlığın iki ucunda, iki gri noktaydı.
Gemerek'te yakalandığı gün kalbi ve beyni arasında dolaştırdığı ölüm duygusu, onu darağacında, boynunda bulmuştu. Elli dakika öylece kaldı.
02.15'de ipi keştiler.




1947 yılında ankara’da doğdu.liseyi ıstanbul’da okudu.1966’da ıü hukuk fakültesi’ne girdi.kısa sürede gençlik eylemlerinde öne çıktı.tıp’de çalıştı.1968’de devrimci hukuklular örgütü’nü kurdu.amerikan 6.filosu’nu protesto eylemlerine katıldı ve ıstanbul üniversitesi’nin işgaline öncülük etti.döb’ün kurucuları arasında yer aldı.samsun’dan ankara’ya mustafa kemal yürüyüşü’nü tertipledi.1969’da filistin’e gitti, gerilla eğitimi gördü.thko örgütünü kurdu.örgütün ilk eylemi olan ışbankası ankara emek şubesi soygununa katıldı.yine ankara’daki balgat amerikan üssü’nden dört amerikalının kaçırılması eylemine katıldı.sivas gemerek’te çatışmada yakalandı.yusuf aslan ve hüseyin ınan ile birlikte 6 mayıs 1972 tarihinde ankara merkez kapalı cezaevinde idam edildi


DAR AĞACINDA 3 FİDAN



Bu insanlar daha aydınlık,özgür ve kardeşçe bir gelecek istiyorlardı..12 Martın faşist yonetimi bir takım kisveler altında onalrı ölüme gönderdi..24 yasındaydılar..İstedikleri ve yasayabilecekleri bir hayat önlerindeydi..Ama idama gitmekte tereddüt bile etmediler..Bunu neden yaptılar sizce??Bügün birileri onları cehaletlerinden partizanlıklarından dolayı terorist diye nitelendirsin diyer mi?Daracagında üç fidan ..Ne kadar ironik değil mi?Onlar Ata'nın ünlü Bursa Nutku'nda belirttiği bu devrimimn çocuklarıydı..Ama DEVRİMDEN korkanlar vardı...Ama boşuna sevinmesinler..DEVRİM hep yasayacak..Tek sorum var silebildiniz mi???

 KOMÜNİST OLMAK NEDİR?  

1) Kişiliğin Gelişmesi İçin En Uygun Ortam

Programımızda parti üyeliğinin gerektirdiği, her komünistten beklenen görevler ve yükümlülükler belirtiliyor. Bir komünistin ne gibi politik ve kişisel özelliklere sahip olması gerektiği özetle anlatılıyor. Parti üyesi olmak için işçilerden, her üye adayından ağır sorumluluklar, sınırsız özveri ve yaratıcı, çok yönlü çalışma isteniyor.
Ancak bunlara bakarak, komünistliğin yalnızca insanlardan çok şeyler bekleyen, ama onlara hiçbir şey vermeyen bir olgu olduğu sonucuna varmamalıdır. Komünistlik yalnızca sürekli çalışma ve yükümlülük demek değildir. Gerçekte komünist partide somutlanan ülkü ve inanç birliği temelinde bir araya gelmek; bir insanın, birey olarak her yönden uyumlu gelişmesi ve olgunlaşması için en uygun koşulları yaratıyor. Parti içinde yoldaşça tartışma ve kolektif çalışma ortamı, bireyin ortak davaya katacağı kişisel özelliklerinin, her türlü yetenek ve becerilerinin serpilip gelişmesi için geniş olanakları sağlar.
Emekçi yığınlar arasında aydınlatma ve eğitme çalışması yürütmek, insanda zengin bir bilgi ve kültür edinme isteği uyandırır. Bu, sonuçta eğitmeye çalıştığı emekçilerden çok şeyler öğrenmesini sağlar.
Ortak amaç için birlikte çalışanların, bir koordinasyon içinde faaliyet yürüten tüm yoldaşlar topluluğunun ortak siyasal eylemi ortaya büyük bir güç çıkarır. İnsanlar deneyimleriyle bu gücün önemini kavrar ve kolektivizm, örgütlülük, iş disiplini gibi olumlu özellikler içlerine işler. Parti yaşamı, kişisel sorumluluk bilinci; insan ilişkilerinde hoşgörü, esneklik ve ilkesellik; günlük yaşantısında programlı, disiplinli olma, çevresine gelişkin özellikleriyle örneklik etme gibi üstün vasıflar kazanmaya yardımcı olur.
Böylece, kapitalist ideolojinin sosyo-ekonomik ilişkiler sistemi, yaşam biçimi ve propaganda aygıtlarıyla yaymaya çalıştığı onca olumsuz anlayışa karşın; öncü işçiler arasında gelişen bir yaşantı ve ilişkiler sistemi oluşur. Sosyalizmle tüm topluma egemen olacak yeni türden insancıl birlikte yaşama tarzının filizleri şimdiden komünist partisi içinde, komünistler arasında boy verir; buradan en ileri kesimlerinden başlamak üzere, işçi sınıfının saflarına, toplumun tümüne doğru yayılmaya yönelir.

2) Sınıf ve Komünistler

Komünist partisi işçi sınıfının bir parçasıdır. Her komünist de sınıfın bir üyesi, onun kopmaz öğesidir. Ne partinin ne de bir parti üyesinin, işçi sınıfının çıkarlarından bağımsız özel bir çıkarı, ne de onun geleceğinden değişik, kendine özgü ayrı bir geleceği olamaz.
Ancak, parti ve komünistler sınıfın bütünüyle özdeşlik içinde değildir. Ondan ayrıldığı belli noktalar vardır. Birinci olarak komünist, yurttaşı olduğu ülkenin proletaryası açısından, her türlü milliyetten bağımsız olarak, sınıfın ortak uluslar arası çıkarlarını temsil eder. Komünist, yalnızca çalıştığı fabrikanın, işkolunun ya da bağlı olduğu sendikaya üye işçilerin yakın çıkarlarını temsil etmenin ötesinde, sınıfın bütününün çıkarlarını temsil eder. Ayrıca, sınıfın her türlü biçim altındaki mücadelesinin (yani sınıf savaşımının her aşamasında ve her koşulda, bütün düzeylerde ve bütün mücadele alanlarında –ekonomik, politik, ideolojik) çıkarlarını savunur.
Bu özellikleriyle, mücadelenin herhangi bir evresinde ilerlemeyi engelleyebilecek, yavaşlatıcı eğilimlere, ya da iş yeri-iş kolu-sendika vb. gibi düzeylerde sınırlı dar yaklaşımlara karşı sınıfın bütününün tarihsel olarak dile gelen çıkarlarını öne çıkarır. Mücadeleyi ekonomik alanda hapsetmek isteyenlere, politik iktidar hedefini işçilerin önünden uzak tutmaya çalışanlara, sınıf hareketini dar grup çıkarları ya da maceracı hedefler yönünde sürüklemeye kalkışanlara, işçi sınıfının Marksist-Leninist ideolojiyle donatılması ve politik iktidarı ele geçirmeye hazırlanıp yönlendirilmesinin önünü tıkamaya yeltenenlere karşı mücadele eder. Komünist proletarya enternasyonalizmi ilkeli savunucusu ve propagandacısıdır. Milliyetçi yaklaşımlarla işçi sınıfının dar düşüncelere yöneltilmesine, ulusal sınıf hareketinin dünya işçi sınıfı hareketinden koparılmasına, onu bir müfrezesi olduğu dünya işçi sınıfının veya herhangi bir ulusal müfrezenin karşısına çıkarma girişimlerine karşı mücadele eder.
Komünist işçi sınıfının içinden biridir. Ama onun en kararlı, her mücadelede başı çeken yol gösteren kesimini oluşturur. Sınıf hareketinin geçmişten bugüne izlediği çizgiyi, düşman sınıfla mücadele içinde oluşan koşulları, varacağı sonuçları açıkça görmek ve anlamak gibi özelliklerden kaynaklanan bir üstünlüğü vardır. Bu da onu, işçi sınıfının salt bir kolunun ve yalnızca yakın çıkarlarının değil; tüm dünya ve ülke çapında sınıfın bütününün, hem yakın hem de uzak çıkarlarının en üst düzeyde temsilcisi konumuna ulaştırır.
Bir ülkenin işçi sınıfı yüklendiği tarihsel misyonla, ulusun çoğunluğunun, emekçi katmanlarının çıkarlarının da gerçekleşmesinin yolunu açar. Kendisiyle birlikte ulusun çoğunluğunu da kurtaracak olan proletarya ulusun geleceğini temsil eder. İşçi sınıfı, ulusun başında, önünde yer alır. Bu nedenle onun öncüsü işçi sınıfı partisi, ulusun çıkarlarının da temsilcisi durumundadır.

3) Emekçilerin Güncel Çıkarları İçin Mücadele

Komünist bulunduğu her ortamda özel bir sorumluluğa ve görevlere sahiptir. Çalıştığı fabrika ya da atölyede, büro ya da devlet dairesinde, kısacası içinde yer aldığı emekçi topluluğunun sınıf çelişkileri ve iş koşullarından kaynaklanan her türlü soruna özel bir sorumlulukla eğilmek zorundadır. Çalışanların, iş kazalarına karşı korunması, daha rahat çalışma koşullarına kavuşması, işten atılmaların önlenmesi, yemek, servis arabası, kreş, emzirme odası, vb. gibi küçük-büyük güncel her sorunda emekçilerin çıkarlarının yılmaz savunucusu olacaktır komünist. Çalışanların bu sorunların çözümü için birleşmelerinin, etkili yöntemlerle haklarını savunmak, yenilerini elde etmek ve işyerlerinin yönetimini katılmak için harekete geçmelerine önderlik etmelidir.
Geride duranların mücadeleye kazanılması,b ileri çıkanların daha üst düzeyde eğitilmesi, tüm emekçi kitlesinin hareketin nedenleri, gelişim doğrultusu ve sonuçları konusunda aydınlatılması, geniş emekçi kesimlerin, etkili halk örgütlerinin desteğinin sağlanması gibi görevler, komünistin yol göstericilik işlevinin somut ifadesidir.
Emekçiler henüz hak ve çıkarları için aktif mücadeleye girişecek durumda olmadığı hallerde, onlara içinde bulundukları koşulları nedenleriyle birlikte ayrıntılı ve net bir biçimde anlatmak; bu koşulların sorumlularını göstermek; düzeltilmesi için yapılması gerekenin neler olduğunu konusunda aydınlatıcı bilgiler vermek; başka işyerlerinden sınıf mücadelesi tarihinden örnekler aktararak, onları esinlendirmek gerekir.
Yığının içinde gelişen en ufak bir tepkiyi iyi işleyerek, süreç içinde hareketliliğin birden yükselebileceğini hesaplayıp, oluşumları iyi gözleyerek yığınları mücadeleye hazırlamayı yorulmadan sürdürmek zorundadır.
Parti üyesi, yalnız işyerinde değil, yaşadığı apartmanda, gecekondu mahallesinde, semtimde ya da köyünde, o çevrenin tüm sorunlarının çözümü için aktif çaba gösteren, komşularının sıkıntı ve dertlerinin azaltılması çabalarına yol gösteren, yardımcı olan kişi olmalıdır. O yöre halkının üzerindeki polis-jandarma baskısına karşı en önde sesini yükseltmeli, yol, su, kanalizasyon, elektrik gibi, çocuklar için park yeri yapılması, belediye hizmetlerinin eksiksiz sağlanması, sağlık hizmetlerinden etkin biçimde yaralanma vb. gibi tüm yerel sorunlara özel bir dikkatle eğilmelidir. Sorunlarından yakınan ancak ne yapacağını bilmeyen emekçileri bunların çözümü için biraraya getirmeli, toplu ve aktif bir çabaya girişmelerine önayak olmalı ve girişimlerinin her aşamasında daha ileri adımlar atmaya yöneltilmelidir.
Bu tür “ufak tefek” sorunları hafide almak, “basit” görünen günlük dertlere eğilmekten uzak durmak komüniste yakışan b ir özellik değildir. Yığınların öncüsü olmayı amaçlayan komünist, bulunduğu iş ve ev ortamındaki yığının can alıcı, her gün yaşadığı sorunlarda yol göstericilik edemezse, onları dertleriyle baş başa bırakıp, yalnızca politik açıklamalarla yetinirse, böyle bir öncülüğü nasıl gerçekleştirecektir? Gösterdiği yakın ilgisi ve sonuç alıcı inisiyatifi sayesinde komünist, emekçiler arasında haklı bir sempati uyandıracak, dostluğu ve yakınlığını kazandığı bir çevreye sahip olacaktır. Çevresinde sevilip sayılmayan, söylediği dinlenmeyen, sözleri en azından ciddiye bile alınmayan bir insan, emekçileri gerçekten nasıl yönlendirebilir?

4) Emekçilere Yaklaşım

Her emekçi yakınımızın, çevremizdeki her insanın kişisel-ailevi sorunları da içinde, tüm dertleri bizim de derdimizdir. Özünde tüm bu sorunların, kapitalizmden, emperyalizme bağımlılık ve geri kalmışlıktan, onun sonuçları olan eğitimsizlik, insan ilişkilerinin zayıflığı, yoksulluk ve kendini kurtarma çabası, para hırsı vb. gibi olgulardan kaynaklandığını biliyor, söylüyoruz. Bu konuda bilimsel olarak temellendirilmiş politik açıklamalar getiriyor, topyekün çözümün ana doğrultularını gösteriyoruz. Ama bu yeter mi? Mevcut koşullarda insanların binbir sorunundan hiç değilse bir kısmının çözümü ya da bu ölçüde de olsa, sağlanamaz mı? Ya da hiç değilse hafifletilemez mi? İş arayan ve çevresi dar olduğu için, ya da yeterli bilgiden yoksun olduğu için bulamayan bir emekçi ailesine iş bulmada; hasta çocuğunu tedavi ettirme yolunu bulamayan bir anneye tedavi konusunda yardımcı olabilirse; işsizlik ve sağlık sorunlarının nedenleri konusundaki görüşlerimizi, bunların düzeltilmesi için yapılması gerekenleri anlatmamız daha etkili olmaz mı? Komünist her şeyden önce günlük yaşamda emekçilerin güvenini, sevgi ve saygısını kazanmalıdır. Parti içi kişisel ilişkilerde de can alıcı sorunlara el atmak, bunların olabildiğince çözümü için yardımcı olup yol göstermek önemlidir. Ondan sonra sorunların temelde yatan nedeni ve köklü çözümler için getireceğimiz önerileri mücadele yoluna ilişkin görüşlerimizi can kulağıyla dinleyeceklerdir.
Bugün sosyalizmi kurmuş olan işçi sınıfı partilerinin hemen hepsinin devrim öncesinde işsizler için iş bulmayı sağlayan, emekçi çocuklarının bakımını üstlenen, savaştaki işçilerin ailelerine parasal destek sağlayan vb. yığın örgütlerine önderlik etmiş olduklarını anımsarsak; yığınların güvenini kazanmak için nasıl bir anlayışla yaklaşmamız gerektiğini daha iyi kavrarız.

5) İşçi Sınıfının Birliği İçin Çalışmak

İşçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesinde her düzeyde öncelikle de politik bakımdan sağlam bir birlik içinde bulunması, bu mücadelenin başarısı için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu gerçeğin bilincinde olan komünist, yığınlar arasındaki çalışmalarında birliği kolaylaştıracak, yakınlaşma ve ortak davranışın yolunu açacak bir yaklaşımı ısrarlı biçimde sürdürmelidir. Sınıf dostlarımızla, işçi sınıfının şu ya da bu kesimini etkileyen, Marksist ideolojiyi rehber aldığını söyleyen politik yakınlarımızla ilişkilerde yapıcı, işbirliğini geliştirici ve politik birliği (yakın ya da uzun erimli) amaçlayan bir politik tavır göstermek gerekir. Aramızdaki görüş ayrılıklarını ilkesel biçimde kararlılıkla tartışmaktan asla kaçınmadan, ama itici ya da küçümseyici, ayrılıkları derinleştirici bir tutuma da sürüklenmeden, dostça güç ve eylem birliğini her somut olayda, işçi sınıfının çıkarları için mücadele temelinde geliştirecek bir davranış biçimi komünistin tüm faaliyetlerine egemen olmalıdır.
Partimiz bu yönde önemli adımlar atmıştır, atmaya devam ediyor. Ancak, işçi sınıfının politik birliği açısından henüz atılması gereken daha başka adımlar da vardır önümüzde. Elbette tek yanlı bir süreç değil. Dostlarımıza düşen görevler de aynı boyutlarda. Bununla birlikte, biz bu yaklaşımın doğruluğuna gerçekten inanıyorsak, sorumluluğun asıl bize düştüğü bilinciyle hareket etmeliyiz. Her komünist, partimizin bu konudaki birleştirici ve uzun erimli politikasının özünü iyi kavramalıdır.
Bunun ötesinde, komünist, işçilerin sınıf mücadelelerinin her düzeyinde, bilinçlenme ve örgütlenmelerinin her evresinde birliği sağlamak için uğraşır. Kendini sınıf hareketinin birliğinden öncelikle sorumlu hisseder. İş yeri ölçüsünde olsun, iş kolu, sendika ya ad ülke ölçüsünde olsun ve işçilerimizin, işçi sınıfının uluslararası birliğine katılmaları bakımından olsun, işçilerin tüm kesimlerinin en geniş birliğinin gerçekleşmesi için hiçbir çabadan kaçınmaz. Çok çeşitli “ideolojik politik-moral ya da sendikal gerekçelerle” işçi sınıfını ayrı ayrı küçük parçalara bölmeye, ulusal, bölgesel, dinsel vb. temelde parçalayarak örgütlemeye yönelik tüm girişimlere karşı şiddetle mücadele eder.
Bugün, devrimci sınıf ve kitle sendikacılığı ilkeleri temelinde, işçi sınıfının devrimci mücadele geleneklerini yaşatıp güçlendirme ve en geniş sendikal demokrasiyi yaşama geçirme yoluyla ulusal düzeyde sendikal birliğini gerçekleştirmeye çalışmak her komünistin en başta gelen görevlerindendir.
Öte yandan, parti programının sınıfı mücadelesinin belli başlı her evresinde öne koyduğu yakın programın hedeflerine ulaşmak için çalışırken, bu hedefleri benimseyen ya da benimsemeye hazır her kesimden insanla bağlarını güçlendirmek, eylem birliğini örgütlemek komünistlerin görevidir. Bugün diktatörlük rejimine karşı çıkan, demokrasi için mücadeleye atılan, kendi ekonomik ve politik hak ve özgürlükleri için çıkış yapan tüm toplum kesimlerinin eylemlerini birleştirmek ve ortak, yığınsal bir demokrasi hareketi yaratmak partimizin gösterdiği savaş yoludur. Bu yolda yürümek için her kesimin öncü güçleriyle, baş düşmana karşı harekete katılan bütün politik güçlerle diyaloğun, ortak hedefe yönelik eylemleri, koordineli ve giderek güçlenen birlikte hareketin sağlanması için özel çaba harcamak ve çizgiyi kararlılıkla savunmak her komünist için başta gelen bir ödevdir.
Komünistler gerek işçi sınıfı safları arasında birlik çabasını yoğunlaştırırken, gerekse geniş demokrasi güçlerinin eylem birliği ve bağlaşıklık politikasını yaşama geçirmek için çalışırken şu temel noktaları göz önünde bulundurmak zorundadırlar.
Biz, hiçbir birlik ya da bağlaşıklık girişimine öncülük-önderlik iddiasıyla işe başlayamayız. Önderlik dayatmayla, zorlama yada emirle olmaz. Her somut olayda gelişmeleri en yakından izleyen, en iyi önerileri hazırlayan, bunların gerekçelerini en inandırıcı biçimde temellendiren, en ikna edici biçimde açıklayan ve önerilen hareketin yaşama geçirilmesi için etkin ve kararlı biçimde çalışan kimse; bağlaşıklar içinde en büyük etkiyi o elde eder. Ortak davranışa yöneldiğimiz dostlarla aramızda bir sürtüşme, kısır rekabet, parsa toplama kavgası değil, özendirici ilerletici bir yarışma olmalıdır. Böyle bir konuma yükselebilmek için her komünistin özellikle alanıyla ilgili konularda kendini eğitmesi, sorunların özüne inebilmesi, sağlam bir teorik zemine sahip olması ve her yönden iyi hazırlanması gerekir.

6) Partiyi Güçlendirmek

Komünist olmak, partisinin tüm çalışmalarının daha iyi yürüyebilmesi , tüm parti örgüt ve organlarının güç ve yeteneklerinin arttırılması için en yüksek kişisel katkıda bulunmayı gerektirir. Komünistin partisinin daha geniş kesimlere ulaşabilmesi; daha çok işçi-emekçi ve ilerici çevrenin parti politikası doğrultusunda yönlendirilebilmesi, partinin elindeki araç ve olanakların güçlendirilmesiyle olanaklıdır.
Bunun için komünist öncelikle bağlı olduğu organın gereksinimleri üzerine, onun nasıl daha etkin hale getirilebileceği üzerine kafa yorarak çaba harcayarak somut destek sağlamalıdır. Her şeyi olduğu gibi kabul eden; nasıl gelmişse öyle gider diyen, ya da yalnızca kendinden isteneni yapmakla yetinen komünist hiçbir zaman iyi bir parti savaşçısı olmaz. Verilen her görevi , partililikten doğan her yükümlülüğü yerine getirirken somut koşulları çok iyi gözleyerek ve etkenleri defalarca ölçüp biçerek işe koyulmak gerekir. Her işi yaratıcı biçimde ele almalı, daha iyisi nasıl yapılır diye düşünmeli, her seferinde daha ileri adımlar atmak için öneriler getirmeliyiz.
Partinin güçlendirilmesi işlevi, yalnızca kendi örgütünün ilerletilmesine katılımı yükseltmekle olmaz. Partinin tüm mekanizmalarının etkinleştirilmesi için de çalışmak gerekir.
Yığınlara ulaşmada en etkili ve önemli araçlardan biri parti basınıdır. Parti yayınlarını, broşür ve bildirileri, politik açıklamalarını çevremizdeki emekçiler arasında ne denli geniş ölçüde yayabilirsek, partinin güçlenmesine katkımız o ölçüde büyük olacaktır. Bu amaçla sürekli yeni, yaratıcı yöntemler geliştirmeyi hedeflemeliyiz.
Komünist, önce çevresinde parti görüşlerine açık kişilere yayınların mutlaka ulaşmasını sağlamak, onların ilgisini uyandıracak konular hakkında tartışmalar açarak düşüncelerimizin kavranmasına yardımcı olmak, giderek daha çok sayıda emekçiye parti yayını iletilmesinde onların yardımlarını almak, parti basınına yazma ve parasal destek yoluyla katkılarını sağlamak için çaba harcamalıdır.
Partinin yayın faaliyetini propaganda aygıtları ağının işlevini gerçekten etkin biçimde yerine getirmesi, her komünistin ona yaptığı katkının derecesiyle orantılıdır. Atılım’ın, teorik organ Yol ve Amaç’ın ve tür parti metnini emekçi yığınların sorunlarına ışık tutabilmesi, onlar tarafından anlaşılır ve benimsenir bir niteliğe kavuşması, en başta yığınlar arasında çalışan komünistlerin propaganda alanındaki bilinçli faaliyetleriyle olanaklıdır. İşçi ve emekçilerin her bölümünde yol alan çok yönlü süreçleri, günlük dert ve sıkıntıları, mahallelerde, köylerde yaşanan canlı sorunları ve olayları parti basının bilgisine sunmak; onu can alıcı noktalara yöneltmek; dili ve konuları ele alış tarzı üzerine yardımcı olacak biçimde önerilerde bulunmak, komünist olmanın gereklerindendir.
Parti basını, hele illegal koşullarda, komünistlerin her bakımdan en yüksek düzeyde katkılarına ihtiyaç duyar. Yayın faaliyetlerinin altyapısını güçlendirmek için, hatta kimi dönemlerde kesintisiz sürdürebilmek için maddi destek kampanyaları açılır. Her şeyden önce gazetenin belli bir tutar karşılığı dağıtılmasını sağlamak ve zaman zaman açılan bu gibi kampanyaların aktif biçimde örgütlenmesi için çalışmak görevi düşüyor komünistlere.
Örgütsel Parti İlkeleri
Bir komünist, partiyi yığınlara öncülük edebilecek, bilimsel temele sahip güçlü bir politik örgüt haline getirebilmek için gözetilmesi zorunlu olan temel örgütsel ilkeleri en kararlı savunucusu ve uygulayıcısı olmalıdır. Partinin temel örgüt ilkesi ve dayandığı taban olan demokratik merkeziyetçilik esasını en zengin biçimde kavramak ve parti örgütlerinin, parti içi yaşamın yapılandırılmasında sürekli daha üst düzeyde gerçekleştirmek gerekir.
Komünist öncelikle, partisinin ve bağlı olduğu organın gelişip güçlenmesi için, üzerine aldığı sorumluluk ve görevleri en iyi biçimde yerine getirmeye çalışır. O, kararları yaşama geçirmek için ısrarlı, inatçı bir çalışma yürütmekle yetinmez; kararların doğru, geçerlilik şansı olan, sonuç verici bir nitelik taşıması amacıyla, kara alma sürecine en aktif biçimde katılır. Tartışmalarda ilkesel bir tavırla, aydınlatıcı ve ikna edici bir biçimde kendi görüşünü açıklar, kabul ettirmeye uğraşır. Sonuçta kendi benimsemese de, parti ye da organ çoğunluğunun uygun gördüğü kararları ikircimsiz uygular. Komünist, gerek örgüt içi işleyişte, gerekse tüm faaliyetlerinde sıkı parti disiplini gözetir. Disiplin öğesini her gün daha üst düzeyde, daha derin bir içerikle kavrayıp özümsemeye çaba harcar.
Parti çalışmaları sırasında, parti içi yaşamın tüm alanlarında kolektif faaliyet esası egemen olmalıdır. Tek başına alınan kararlar, yalnız başına üstlenilen görevler yanılgı ve eksiklik payını her zaman için daha yüksek oranda taşımaya mahkumdur. “En iyi ben bilirim”, “ben tek başıma daha iyisini yaparım” mantığı komüniste ters düşen bir küçük burjuva mantığıdır. Birlikte çalıştığımız tüm yoldaşların görüş ve önerilerini almak, onların gözlem ve deneyimlerinden yararlanmak, her karar ve eyleme tüm örgüt arkadaşlarımızın düşünce ve çabalarını katmak, daha doğru bir yönde ve daha güçlü bir biçimde ilerlememizi sağlayacaktır.
Ancak kolektiflik ilkesinin, üç-beş kişinin bir masa etrafında toplanmasıyla gerçekleşebileceğini düşünmek hata olur. Bir çok örnekte görüldüğü gibi eğer bir araya gelmiş komünistlerden yalnızca bir kısmı bireysel ilgi ve çaba gösteriyor, diğerleri yalnızca izleyici (ye da onaylayıcı) olarak kalıyorsa, burada kolektifliğin sağlandığından söz etmek olanaksızdır. Elbette herkesten her konuda aynı derecede katılım bekleyemeyiz.Bu hayalcilik olur. Ancak her komünist yeteneği, becerisi, kişisel gözlem, bilgi ve deneyimi ölçüsünde en yüksek katkıyı yapmayı amaçlamalıdır. Şimdilik bilgisi eksik kalan konularda da ilgisiz durması gerekmez. Öğrenmek her bakımdan kendini geliştirerek, katkısını diğer yönlerden de arttırmak için özel çaba harcamalıdır.
Kolektiflik ilkesi, karar alma süreciyle başlıyor. Ancak belirleyici olan yönü uygulamada kolektifliğin sağlanmasıdır. Parti kararları, görevler yerine getirilirken, her üyenin bu sürece en etkin biçimde katılması; bilgisini, zihnini, yetenek ve becerilerini çalışmalara en zengin haliyle ve tam olarak katılması son derece önem taşıyor. Tüm yoldaşların, bilimsel bir çalışma programı ve yönlendirme altında görevin başarılması için elbirliği içinde gayret göstermelerini ve sağlıklı bir iş bölümü içinde faaliyet yürütmelerini sağlamak gerekiyor. Parti içinde kolektif çalışma ortamını yaratacak olan, planlama bilimsel yönetim unsurudur. Bu unsurun etkin biçimde değerlendirilmesiyle, çalışmaların tüm içeriği bütün üyelerin katkısıyla zenginleşecektir.
Bunun da ötesinde, her komünist kendi kolektifinin ana parti kolektifine en büyük katkıyı yapmasını sağlamak göreviyle karşı karşıyadır. Partimiz, birçok örgüt, organ, komite ve aygıttan oluşuyor. Tek tek her kolektif bir yandan kendi üzerine düşen sorumluluğu en iyi biçimde yerine getirerek; hem de merkezi organların daha güçlü ve etkin hale getirilmesi için özel çaba harcayarak ana parti kolektifine en büyük katkıyı sunar. Bu; merkezi örgütler ve öbür parti aygıtları için daha çok kadro desteği sağlama; daha fazla sayıda yayın ve parti materyali dağıtma; örgütün üyeleri her yönden daha çok geliştirme; yığınlar arasında daha çok sempatizan ve partili çıkarma; daha yüksek miktarda aidat ve bağış toplama ve her alanda sürekli yeni, ek olanaklar yaratarak parti organlarının yararlanmasına sunmak gibi yollarla gerçekleşir.
Yalnızca bireysel dar görüşlülük değil, örgütsel dar görüşlülükte komünistlere yabancıdır.

Parti İçi Yaşam
Parti içi yaşam normlarından biri de eleştiri-özeleştiri ilkesinin etkinlikli kullanımıdır. Parti içinde herşeyin rahatlıkla tartışılıp konuşulmasına örgütsel-ideolojik-ahlaksal ya da kişisel ailevi her türlü sorunun çekinmeden açık açık ele alınabilmesine olanak sağlayacak bir çalışma-yaşama ortamı olmalıdır. Bunun için, her komünistin yoldaşıyla ister üyesi olsun isterse üst örgütten bir yönetici olsun her türlü kaygı ve kuşkudan uzak dostça, açık yürekli bir ilişki geliştirmesi zorunludur.
Gerek iş sırasında, gerekse her düzeydeki ilişkilerde eleştiri ve özeleştiri unsurunu ustalıkla kullanabilmeyi öğrenmenin önemi büyük. Gerekçesiz, dayanaksız, kişisel duygulardan kaynaklanan eleştiricilik anlayışı, tepkicilik, kusur bulma çabası bize terstir. Eleştirimiz her zaman somut olgulara dayanmalı; amaçlı olmak ve karşımızdakini düşünmeye ve olumlu davranışa yöneltici bir nitelik taşımalıdır. Kullanacağımız dil, üslup, eleştiri biçimimiz, konuyu ele alıp işleme tarzımız, öne çıkaracağımız noktalar eleştirinin yararlı sonuç verip vermemesini büyük ölçüde etkiler. Üslubumuz ve eleştirinin şiddeti kişiden kişiye değişebileceği gibi, konunun önem derecesine göre de farklılık gösterecektir.
Ayrıca her eleştiri, hatalı ya da eksik davranışın karşısına tutarlı, doğru davranış biçimini yani bilimsel temelli önerisini de getirmelidir. Çünkü eleştiri özünde hataların ortaya çıkarılması kadar doğru yönün bulunması işlevini taşımak zorundadır. Aksi halde, yarardan çok zarar getirecektir.
Özeleştiriyi ise, bu işlevin tamamlayıcı bir unsuru olarak görmek gerekir. Eleştiri ya da suçlamadan yakamızı bir an önce sıyırmak amacıyla, saldırıyı savuşturmak, hatamızı unutturmak gibi niyetlerle özeleştiriye başvurmak onu bu niteliğinden uzaklaştıracaktır. Önemli olan yanılgıyı, eksikliği saptamak ve bunu gidermek için yapılması gerekeni bulmaktır. Gerçekten yanlış davrandığımıza ikna olmadan özeleştiri yapmak yararlı olmayacak; aksine hem yoldaşların bize, hem de bizim kendimize olan güvenimizi sarsacaktır.
En önemlisi, özeleştiriden sonra gerçekten doğru yönde ve gerçekten kararlı, bilinçli bir hareket göstermektir.
Parti çalışması içinde üst örgütlerin yönergeleri, merkezi kararlar gibi doğrudan üst organlardan gelen ve kolektifimizin yöneticisi tarafından iletilen görevlerle sıkça karşılaşırız. Bu kararların temel örgütlere kadar indirilmesi ve kolektif biçimde uygulamaya geçirilmesi başlı başına bir iştir. Bu görevi yerine getirirken, her düzeyde sorumlu komüniste düşen önce kararın içeriğini ve amacını kavramak için kendisinin özel bir çalışma yapmasıdır. İkinci adım olarak, bu kararın kendi alanında ve örgüt arkadaşlarıyla birlikte nasıl sonuca indirilebileceği üzerine kafa yormalıdır. Ardından kolektifine kararı iletmeli, anlatmalı ve onun gerekçesi, amacı konusunda yoldaşlarını elinden geldiğince aydınlatmalı; sonra da somut iş üzerinde tartışma açmalıdır. Genelde işleyiş böyle oluyor.
Ancak kimi uygulamada bazı yönetici yoldaşlar yukardan gelen kararlar üzerinde tartışma açmaktan çekindiği; tartışmak isteyenleri de “yukardan geldiği için mutlaka uyulacak” diyerek susturmaya kalkabiliyor. Bir komünist, emirle, dayatmayla hiçbir girişimi kalıcı ve etkin biçimde gerçekleştirmenin mümkün olmadığını bilmelidir. Burada disiplinden de söz edilemez. Ancak konu üzerinde yeterince durulup sonuca varıldıktan sonra, hala karşı duran ve “ben beğenmediğim kararı uygulamam” diyen varsa, disiplinsizlik orada söz konusu olur.
Görülüyor ki; buyrukçuluk, geniş biçimde tartışmayı engelleme gibi eğilimler komünist için zararlıdır. Parti içi ilişkilerde ikna yöntemi her zaman ilk önce başvurulması gereken araçtır. Önce aydınlatma tartışma, ikna ve karar; ondan sonra uygulama.
Bir komünist, parti merkezinin ya da örgütünün şu ya da bu görüşünü uygulamasını doğru bulmayabilir. O zaman, bu düşüncesini açıkça ortaya koymak ve doğru gördüğü yaklaşımın benimsenmesi için çalışmak onun görevidir. Çok çeşitli nedenlerle hatalar yapılabilir, eksikler olabilir. Bunları görüp işaret etmek ve düzeltilmesine yardımcı olmak herkesin görevidir.
Ancak; komünist bu görüşlerini nerede açıklayacaktır? Kendi örgütünde ve her üyeye açık olan parti organlarıyla, üst örgütlerle haberleşme yoluyla. Parti dışında şu ya da bu topluluğun içinde, bir başka örgütte ya da kişisel yakınları arasında parti içi sorunları ortaya dökmek, hem konspirasyona zarar verir, hem de örgüte duyulan güveni sarsar. Partinin çalışma anlayışı ve parti içi yaşam normları konusunda kuşkular yaratır. Ayrıca, parti düşmanlarına çeşitli açılardan malzeme verir. Parti içi demokrasi ilkesi, her komünistin parti politikasının oluşturulmasına, örgütlerin kurulması ve güçlendirilmesine, yayın organlarının hazırlanmasına, kararların alınması ve uygulanması süreçlerine en aktif ve en geniş katkıyı yapmasına olanak sağlıyor. Bu ilkenin gereklerini yerine getirerek, tanıdığı haklardan yararlanmak dururken parti sorunlarını parti dışındaki ortamlara taşımak komüniste yakışmaz. Bir komünist bu tür davranışlara asla izin veremez, hoşgörü gösteremez.
7) Kendini Yetiştirmek
İnsanları, hele yoksulluktan, eğitimsizlikten, geri kalmışlığın yarattığı çaresizlikten kıvranan emekçileri, bir yığın önyargı ve kör alışkanlığı aşarak aydınlatmak, eğitmek zor iş. Böyle bir göreve kendini adayan komünist için bu zorluğu aşmanın tek yolu, kendisini sürekli eğitmektir. Daha doğru bir ifadeyle, komünist demek, kesintisiz bir kendini her yönden yenileme, eğitme, bilgilendirme, yetiştirme süreci içinde yaşayan bir insan demektir.
Her komünist gerek dünya üzerinde gerekse ülkesinde yer alan her türlü toplumsal sürecin özünü, temel çizgilerin net bir biçiminde algılamak zorundadır. Toplumsal hareketlerin, politik gelişmelerin esas içeriğini ve ana yönünü ortaya çıkarabilecek sağlam bilimsel dayanakları inceleme yöntemlerin sahip olmak, mutlak zorunluluktur.
İnsanoğlunun tüm zihinsel faaliyetinin ürünleriyle zenginleşmiş geniş bir bilgi ve kültür birikimi komünistin günlük çalışmalarına güçlü bir ışık tutacaktır. Bunun için, gündelik işlerin yoruculuğu ve ağırlığını hiç bahane etmeden, sanat-edebiyat bilgi ve kültür dünyasının birikimini yansıtan yapıtları okumak zorundayız. Diğer ülkelerdeki politik gelişmeleri de yakından izlemeliyiz. Uluslar arası süreçlerle ulusal süreçlerin giderek çok büyük boyutlarda iç içe geçmekte olduğu günümüzde, dünyanın herhangi bir bölgesindeki gelişmeleri, sistemler arasındaki sınıf savaşımının yansıma biçimlerini günü gününe izlemek bizim için eğitici olacaktır; karşılaştığımız günlük sorunların çözümüne de doğrudan yardımcı olacaktır.
Ancak tüm bunlar, partimizin teorik dayanağını oluşturan Marksist-Leninist ideolojiyi en yetkin biçimde özümseme çabasıyla bir arada yürütüldüğü zaman istenilen sonuca ulaştırır. Marksizm-Leninizm önümüze, tüm evrensel süreçleri, nedenleri ana doğrultusu ve sonuçlarıyla birlikte, tarihsel gelişimi içinde en doğru ve özlü biçimde kavramanın yolunu açıyor. Diyalektik ve tarihsel materyalizm bize her türlü sorunun özüne, temeline inebilmemizi sağlayacak bilimsel bir düşünme, inceleme ve sonuç çıkarma yöntemi kazandırıyor. Marks, Engels ve Lenin’in yapıtları, dünya komünist hareketinin gelmiş geçmiş önderlerinin kitapları dünya çapında sınıfların gelişme ve mücadele tarihinin zengin deneyimlerini sunuyor önümüze.
Her komünist ancak bu zengin teorik mirastan en etkin biçimde yararlanarak, sağlam bir ideolojik donanıma sahip olabilir. Partinin savunduğu ve emekçi yığınlar arasında yaymaya çalıştığı ilkeleri ancak bu yolla tam olarak öğrenebilir ve mücadelesinde, günlük yaşantısında yol gösterici edinebilir.
İşçi sınıfı ve komünist hareketin gelişim çizgilerini, mücadele aşamalarını bilmeden, Marksist-Leninist mücadele ve örgütlenme ilkelerini kavramak olanaksızdır. Bu ilkeleri olanca zenginliğiyle yaşama geçirme çabasını, sürekli olarak daha geniş ve tam öğrenme çabasıyla birleştirmek, her komünist için vazgeçilmez bir özelliktir.
Bir parti üyesinin kendini eğitmesinde temel öğe, tüm politik çalışmalarına ve onun politik kimliğinin oluşmasına yön verecek olan parti politikasını derinliğine kavramaktır. Partinin ana politik doğrultusunu, mevcut mücadele aşamasına özgü çalışma hedefleri ve güncel politikanın belli başlı çizgilerini özümsemek, komünist için başlıca öz eğitim faaliyeti olmalıdır. Bunun için Kongre-Konferans belgeleri, MK Plenum raporları aylık-haftalık parti yayınları ve parti basınının tüm ürünlerini günü gününe, dikkatli, eleştirel bir gözle okumak, izlemek gerekir. Bu metinlerde işlenen, geliştirilen politikalar üzerinde derinliğine durmak, örgüt yoldaşlarıyla tartışmak, kendi görüşlerini netleştirmek sürekli yürütülmesi gereken bir faaliyettir.
Komünist ve Ahlak Sorunu
Komünistler, kapitalist toplumda egemen olan ahlak anlayışının karşısına proleter ahlak anlayışıyla çıkarlar. Onlar, toplumu dönüştürme mücadelesinde işçi sınıfının en ön saflarında savaşırken, hem her bakımdan üstün ve güçlü bir örnek oluşturacak ahlaksal nitelikleri savunurlar; hem de bu niteliklerin yaygınlaşmasını, giderek tüm toplumda sosyalizmde egemen olmasını amaçlarlar.
Ancak bu bir anda olabilecek bir iş midir? Tüm eski alışkanlık ve davranış biçimlerini bir hamlede koparıp atmak, tepeden tırnağa değişivermek olanaklı mıdır?
Hayır. Ne bir insan için ne de toplum için bir anda olup bitecek bir köklü değişim söz konusu olamaz. Sosyalizme geçişin toplum ve birey üzerinde sağlayacağı köklü değişim, gidiş yönünün temelinde olacaktır. Toplum artık sömürü temeli üzerinde değil dost sınıfların dayanışma içindeki emek faaliyeti üzerinde yükseltme çizgisi temelinde örgütlenip yönlendirilecektir. Ama yüzlerce yıllık sınıflı toplumun yarattığı bir çok kurum binlerce yıllık gelenekle, sömürü ahlakının çeşitli öğeleri, dinsel bağnazlık ve cehaletin ürünü kör inançların etkileri uzun süreler varlığını şu ya da bu biçimde, şu ya da bu ortamda sürdürecektir.
Her şeyden önce, özenli ve gayretli çalışma, disiplinli bir iş yaşamı gibi öğeler sosyalizmde de geçerliliğini koruyacaktır. Ama elbette emeğin bir bireysel zenginleşme/kar aracı olarak kullanılması, bunun işçiyi emeğe yabancılaştırıcı etkisi iş disiplinin işçiyi köleleştirmeye yaraması gibi kapitalizme özgü nitelikleri ortadan kaldırdıktan sonra.
Öte yandan, evlilik ve aile kurumu da varlığını sürdürecektir. Kapitalizmin bu kurum üzerinde yıkıcı ve yozlaştırıcı etkilerde bulunduğu doğrudur. Sosyalizmde ise aile yeni temeller üzerine oturtulacaktır. Bu olgulardan da anlaşılabileceği gibi tarihsel olarak oluşmuş ve komünizme geçiş aşamasında yok olmayacak kimi şeyler vardır. Bunların sömürücüler ve kapitalist sistem tarafından yozlaştırılması ve kötüye kullanılması ile kapitalizmin yalnızca kendine özgü olan tümden yok edilmesi gerekli kurumları arasında dikkatli bir ayrım yapmamız gerekiyor.
İşte komünist, bir yandan üstün moral/ahlaksal nitelikler edinerek emekçilere örnek oluşturacak ve onların olgunlaşmasına katkıda bulunacak biçimde davranmalı; öte yandan yığınlardaki gelenek ve göreneklerin, dinsel inançların, yerleşik yargıları etkisini de dikkate almalıdır. Gelenekçi aile ve kız-erkek ilişkileri anlayışını, dinsel inançları hafife almak, hele hor gören alaycı davranışlar sergilemek zararlı olur. İkna, aydınlatma ve bizzat örnek olma en tutarlı ve etkili yoldur.
Proleter Ahlakın Niteliği
Bizim ahlakımız, proletaryanın sınıf savaşının çıkarlarına tümüyle bağlıdır. Ve o çıkarlardan kaynaklanır. Ahlakı, emperyalizm ile sosyalizm arasındaki, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf mücadelesinden çıkıp gelen, onun koşullarına uygun norm ve değerler, ülkü ve davranış biçimleri bütünü olarak belirliyoruz. Sınıflar üstü, toplumlar üstü bir ahlak anlayışı olamaz. Proleter ahlakın niteliklerini şöyle sıralayabiliriz;
1-      Sınıf davasında net, açık ve kesin taraftarlık
2-      Söz ile işin, düşünce ile eylemin uyumu
3-      Sınıf düşmanına karşı uzlaşmaz tutum
4-      Sınıf kardeşlerine, diğer dost emekçilere karşı dayanışmacı, birleştirici davranış
5-      Günlük yaşamında düzenli, sevgi ve saygıyla örülü çağdaş bir aile ilişkisi ve kadın-erkek eşitliği için örnek olmak
6-      Dostluk, arkadaşlık ilişkilerinde, tüketim, parasal konular-iş yaşamı gibi bir çok gündelik yaşantı alanında bireyci, bencil, dar çıkarcı küçük burjuva anlayışının etkilerine karşı direnmek, böylesi etkiler altındaki insanlara proleter özellikleriyle örnek olmak.


Burjuva ve Küçük Burjuva Ahlakı

Başkalarının emeğini sömürerek kendisi için zenginlikler yaratma zemini üzerinde gelişen burjuva ahlakı, onun bu sömürü ve mülkiyet ilişkilerini haklı gösterecek kurallardan oluşur. Topluma yayılmaya çalışılan bu ahlak anlayışı ikili bir nitelik taşıyor; bir yanıyla her şeye burjuvazinin hakkı olduğunu söylerken, diğer yanıyla emekçilere bu gerçeğe sessizce boyun eğerek, kapitalist sistemi kabullenmeyi ve düşlerle yaşamayı vaadediyor.
Küçük burjuva ahlakı ise, iki sınıf arasındaki yalpalamasının sonucu olarak; tutarlı ve geleceğe dönük bir özden ve yüce amaçlardan yoksun bir içeriğe sahiptir. Bir yandan sınıf atlayarak sömürücü bireyciliği, çıkarcılığı (ve bununla bağlantılı, yalancılık, ikiyüzlülük, baskıcılık gibi özellikleri) içerir. Öte yandan kendi de bir sömürü, baskı ve yoksulluk içinde yaşamasına neden olan koşullardan ötürü ve proletaryanın mücadelesinin etkisiyle, proleter ahlakın kimi özelliklerini benimser.
Görüldüğü gibi ahlak anlayışları sınıflı toplumun yapısından, sınıfların üretim ilişkileri içindeki yerlerinden, çıkarlarından kaynaklanıyor. Bu nedenle, burjuvazinin ahlaksal çürümüşlüğüne karşı salt ahlak alanında, yalnızca ahlaksal araçlarla müdahale etmek yeterli değildir. İnsanların ahlakını iyileştirerek toplumu düzeltme çabaları tarih boyunca hep başarısızlığa uğramıştır. Toplum ahlakında iyiye doğru yönelme, ancak sınıflar arasındaki ideolojik-politik savaşın sonunda politik iktidarın proletaryanın eline geçmesi ve geniş emekçi yığınlarının çıkarlarını gözeten bir toplum sisteminin kurulması ve gelişmesiyle olanaklı olacaktır.
İşçi sınıfının ahlak normları onun kendini ve emekçileri özgürleştirme savaşı sürecinde olur ve sağlamlaşır. Her grev, her eylem, onun sıralarında proleter ahlakının temel öğelerinin yayılıp kök salması için somut olanaklar sağlar. Lenin “işçi sınıfı yaşam koşullarını iyileştirmek için savaşırken, aynı zamanda düşünsel ve politik olduğu kadar ahlaksal olarak da gelişir; büyük ideallerini gerçekleştirme yeteneği daha da büyür” diyor.
Bu ahlak kendiliğinden gelişmez. Her ne kadar kapitalist sömürüye karşı çıkma, burjuvazinin sömürü sistemini aklayan ahlak normlarından ve iğrenç, yoz kişisel ilişkilerinden nefret etme gibi kendiliğinden çizgiler taşısa da; asıl politik mücadelenin ahlaki olarak gelişebilmesi onun tarihsel rolünün bilincine varmasıyla olanaklıdır. Kendisi için sınıf durumuna yükselmesi ve sınıfsal hareketin hedefleri uğruna mücadeleye girişmesi sürecinde sınıf dayanışması, burjuvaziye karşı sınıf kini, proleter enternasyonalizmi, mücadeleye özverili katılım, kendini adama, tüm sınıfın çıkarlarını öne alma gibi öğeler giderek kökleşir.
Sınıfın bu yönde ilerlemesi, parti tarafından ona sağlam ve tutarlı bir önderliğin sağlanmasıyla olanaklı olabilir. İşçi sınıfının politik ahlakı egemen burjuvaziyle savaş içinde olgunlaşırken onun savaş gücünü yükselten bir etken olur. Parti bu gelişmeye Marksist ideolojiyi özümseterek, bilimsel programını yaygınlaştırarak yol açıcı olmalıdır. Bunun için, sınıfın mücadele tarihinde yer alan belli başlı köşe taşlarını, sınıf bilincini bileyecek, kararlılığı ve dayanışmayı arttıracak savaş deneyimlerini, devrimci gelenekleri canlı tutmak, yeni proleter kuşaklara aktarmak gereklidir.
Komünistin Devrimci Kişiliğinin Örnekliği
Devrimci mücadele geleneklerinin kuşaktan kuşağa yayılmasında, en ağır koşullarda bile, komünistlerin yürekli ve bilinçli çıkışlarının esinlendirici gücünün önemi büyüktür. Komünistlerin tarih boyunca hapishanelerde, işkencede, barikatlarda her türlü direniş ve başkaldırı hareketlerinde gösterdikleri cesaret ve atılganlık gibi öncü özellikler, dünya proletaryasının devrimci geleneklerinin kökleşmesinde kalıcı etkiler yapmıştır.
Komünist yaşantısının her döneminde, sınıf mücadelesinin her alanında işçi sınıfı ahlakının yılmaz savunucusu ve onu öğelerinin somutlaştığı bir örnekleyicisi olmalıdır. O, emekçiler arasında dostluk ve dayanışma ilişkilerinin canlı bir kanıtı olmalıdır. Baskı ve engeller karşısında yılmaz, kararlı, ısrarlı bir savaşçı örneği olmalıdır.
En karmaşık sorunları duru bir bilinçle, serinkanlı bir bilimsel yaklaşımla ele alma; en ağır işlerin altından elbirliğiyle, yardımlaşma gücüyle kalkma; işte, evde emekçilerle gerçekten eşit haklara sahip olma, varı yoğu hep beraber paylaşma vb. gibi davranış biçimleri onun yaşantısının ana çizgilerini oluşturmalıdır.
Komünist, çevremizde sıkça rastlanan şu olumsuz özelliklerden kendini kesinlikle sıyırabilmeli, bu yönde başkalarına da örnek olabilmelidir;
1-      Gevşeklik, uyuşukluk, pasiflik, atalet
2-      Kayıtsızlık, vurdumduymazlık, boş vermişlik, işleri oluruna bırakma
3-      Savruk, dağınık olma, plansızlık, işleri rasgele yürütme;
4-  İçki, kumar gibi bilinci uyuşturan, insanı körelten zararlı alışkanlıklar;
5-      Kendini beğenmişlik, kişisel öneminin değerini abartma, yoldaşlarını emekçi insanları hor görme, kendi başarılarını övüp abartırken başkalarının başarılarını küçümseme;
6-      Bilgi ve becerisini, küçük, büyük kişisel kazançlar için kullanma;
7-      Çevreye uyum sağlama adına kötü davranışları hoş görme, kabullenme, burjuva yaşam tarzına özenme, küçük burjuva psikolojisine kapılma, vb.
Komünist örnek insani özellikler ve sağlam devrimci nitelikler kazanabilmek için, en başta partililiğin gereği olan çelik disiplini yaşamının her alanında yayacak bir anlayışla özümsemelidir. O her şeyden önce işinde özenli, dikkatli, sorumlu bir biçimde çalışmalıdır. İş disiplini ve emeğe saygı önemli özelliklerdir. İşinde kaytarmacı, savruk, özensiz olan, sorumluluk almaktan kaçan, ürettiği işe saygı duymayan bir komünist, işçilerin yakınlığını kolay kolay kazanamaz. Çünkü onlar her ne kadar emeklerinin ürünlerine patronlarca el konmasından ötürü yabancılaşmanın etkisi altında yaşıyorlarsa da, toplumsal yaşamın temelini emeğin oluşturduğunu iyi bilirler. Her ne kadar bugün salt bir geçim aracı olarak kiralansa da, insanı yaratanın emek olduğunun bilincindedirler ve ona saygı duyarlar. Fabrikadaki zoraki disiplin kapitalistin kârını güvencelemeyi amaçlıyorsa da, hiçbir zaman disiplinsiz bir iş yaşamının olmayacağını bilirler. İşte bu nedenlerle işçilerin komüniste güven duymaları ve onun düşüncelerine değer vermeleri, onun çalışma yaşamındaki tutumuna bağlıdır. Disiplinsiz bir komüniste şöyle diyeceklerdir; “senin fikirlerin de işin gibiyse, bize yaramaz arkadaş.”
Öte yandan komünistin aile yaşamındaki davranışı da önemlidir. Fabrikada eşitlikten söz eden evinde ağa gibi davranırsa; çağdaş eğitim sisteminin önemini anlatırken, çocuklarını baskı ve dayakla terbiye etmeye çalışırsa, başkaları için nasıl iyi bir örnek oluşturabilir? Emeğin sömürülmesine, çalışmadan kazanmaya karşı çıkan bir komünist, kendi üretmeden, kendi çalışıp kazanmadan başkalarının kazancıyla geçinmenin yolunu bulmuşsa, eşin dostun desteğiyle yaşıyor, bunu değiştirmek için çaba göstermiyor ve hele doğal hak gibi görüyorsa; emekçiler için olumlu bir örnek olacağı düşünülebilir mi? Davranışları böyle olan birinin sözlerine kimse güven duyabilir mi?
Bu gibi örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak sorunun özü yalındır. Komünist, savunduğu ilkelere uygun bir yaşam biçimi sürdürür. Her yerde, her zaman, her koşulda ideolojinin bu yüce ilkelerini, üstün ahlak normlarını yaşantısında gerçekten uygular ve onları en iyi böyle savunur.


Deniz Gezmiş'e çamur atan 
zibidiler... - Reha MuhtaR
www.mertdost-fm.tr.gg


Yabancı düşmanı diye Fransız aşırı sağcı lider Le Pen’e denir...
Ülkedeki yabancılara, sırf Fransız milletinden olmadıkları için karşı çıkar Le Pen...
Amerikan emperyalizmine karşı çıkan Deniz Gezmiş’lerle, Fransız Le Pen’in ve yabancı düşmanlığının ne ilgisi var, nemalanmaya müsait zibidiler?..



Bulaşmayayım bu hastalık saçan şizofren zibidilere diyorum...

Demokraside her görüş olur, herkes fikrini söyler diye içimden geçiriyorum...

Ama olmuyor, çünkü her sabah başka bir rezillikle uyanıyorum...

Türkiye’nin bütününü “faşist” diye nitelediler, hapislerde işkence görenleri, 68 devrimcilerini, Zincirbozan mahkûmlarını, Yassıada avukatlarını, devrimci işçi sendikalarını, profesörleri, hukukçuları, gazetecileri yazarları “cuntacı” ilan ettiler, şimdi de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına çamur atacaklar...

“Deniz Gezmiş’lerin zihniyetinde ulusalcı, yabancı düşmanı çizgiler varmış, onlar cesaretle ortaya konabiliyormuş” artık...

***

“68 hareketinin vizyonu evrensel değil milliyetçi bir vizyonmuş...”

Bir insan cahil olabilir...

Bir insan geri zekâlı olabilir...

Bir insan ahlaksız da olabilir...

Ama bir insan, hem cahil, hem geri zekâlı hem de ahlaksız olamaz, olmamalı...

Deniz Gezmiş ve arkadaşları Marksist’tiler...

Her Marksist gibi antiemperyalisttiler...

Çünkü sömürü düzenine karşıydılar, onun en üst biçimi olan emperyalizme de doğal olarak karşı olacaklardı...

68’ler Amerikan emperyalizminin çok güçlü olduğu yıllardı ve Deniz Gezmiş ile arkadaşları Amerikan emperyalizminin Türkiye ve dünyadaki etkinliğine karşıydılar...

***

O dönemin anti Amerikan’cı, antiemperyalist mücadelesini “yabancı düşmanı” çizgi olarak nitelemek için, insanın CIA’den para alması ya da silme geri zekâlı olup milleti de kendi gibi aptal zannetmesi gerekir...

Deniz Gezmiş’ler enternasyonalistti...

Her Marksist sosyalist gibi...

Ve esasen onun için asıldılar...

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Amerikan emperyalizmine karşı olmalarını, yabancı düşmanlığıyla ve milliyetçilikle adlandırabilmek için ya travmatik kompleks sahibi olmak ya da belli yabancı odaklar tarafından alenen nemalanmış olmak gerekir...

Yabancıya, kendi milletinden olmadığı için ırksal nedenlerle karşı çıkan, onu hor gören, nefret besleyen insana ve idelojilere “yabancı düşmanı” denir...

Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Yunan halkına, İran halkına, Bulgar halkına, Amerikan halkına ya da herhangi başka bir milletin halkına düşman mıydılar ki “yabancı düşmanı” olsunlar?..

Yabancı düşmanı diye Fransız aşırı sağcı lider Le Pen’e denir...

Ülkedeki yabancılara, sırf Fransız milletinden olmadıkları için karşı çıkar Le Pen...

Amerikan emperyalizmine karşı çıkan Deniz Gezmiş’lerle, Fransız Le Pen’in ve yabancı düşmanlığının ne ilgisi var, nemalanmaya müsait zibidiler?..

***

Amerika’nın emperyalist politikalarına karşı çıkmak, sosyalistler için sınıfsal savaşın bir parçasıdır...

Buna yabancı düşmanlığı değil antiemperyalizm denir...

Siz, yapmakta olduğunuz bu yayınların hangi sermayeyle yapıldığını sorguluyor musunuz?..

Hangi sermayenin “parasıyla” bu kadar rezil ve cahil yayınları yaptırıyorlar size?..

Bir de, emekli bir generalin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla “görüştüğü ve onları eyleme sürüklediği” haberleri var...

Buradan yola çıkarak, Deniz Gezmiş’leri de bir çeşit darbeci ya da cuntacı göstermeye çalışıyorlar...

Hiçbir utanma, haya, ya da ar yok bunlarda...

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının hareketlerinden kendi iktidar mücadeleleri için yararlanan iki üç generale bakarak, o gençleri ve izledikleri çizgiyi, cuntacılıkla suçlayanlar, birer rezildir...

Önce kendilerine baksınlar...

Onların söylemlerini şu anda dünyanın en kirli emperyalist güçleri, en vahşi amaçları için söylüyorlar...

Deniz Gezmiş’ler kendi yurtsever ve devrimci duygularının dışında kimsenin oyuncağı olarak darağacına gitmediler, ama bugün onlara arsızca çamur atanlar, kendilerinin papağan gibi tekrarladıkları “yabancı istihbarat örgütü dezenformasyonlarının hangi emperyalist gücün çıkarına hizmet ettiğini gayet iyi biliyorlar...”

Bilerek ve taammüden Deniz Gezmiş’lere bu çamuru atıyorlar...

Çünkü şu anda dünya emperyalizminin “Türkiye için biçtiği rolü” uygulatacaklar... Deniz Gezmiş’ler yabancı düşmanı çizgideymiş...

Niye?.. Amerikan emperyalizmine karşı çıktılar diye...

Sizlere Ali Kemal demek bile, Ali Kemal’e hakaret olur...

Sizler ancak Nazi Almanyası’nın Propaganda Bakanı Goebbels’in kötü bir kopyası olabilirsiniz...

Reha Muhtar

Deniz Gezmiş Fotoğraf Albümü

denizgezmis1.jpg (21kb) denizgezmis10.jpg (141kb) denizgezmis11.jpg (188kb) denizgezmis12.jpg (180kb) denizgezmis13.jpg (199kb) denizgezmis14.jpg (19kb)
denizgezmis15.jpg (21kb) denizgezmis16.jpg (127kb) denizgezmis17.jpg (95kb) denizgezmis18.jpg (252kb) denizgezmis19.jpg (109kb) denizgezmis2.jpg (51kb)
denizgezmis20.jpg (71kb) denizgezmis21.jpg (155kb) denizgezmis22.jpg (110kb) denizgezmis23.jpg (202kb) denizgezmis24.jpg (102kb) denizgezmis26.jpg (272kb)
denizgezmis27.jpg (132kb) denizgezmis28.jpg (112kb) denizgezmis29.jpg (77kb) denizgezmis3.jpg (69kb) denizgezmis30.jpg (150kb) denizgezmis31.jpg (79kb)
denizgezmis32.jpg (137kb) denizgezmis33.jpg (81kb) denizgezmis34.jpg (140kb) denizgezmis35.jpg (88kb) denizgezmis36.jpg (31kb) denizgezmis37.jpg (153kb)
denizgezmis38.jpg (151kb) denizgezmis39.jpg (69kb) denizgezmis4.jpg (86kb) denizgezmis40.jpg (80kb) denizgezmis41.jpg (106kb) denizgezmis42.jpg (97kb)
denizgezmis43.jpg (156kb) denizgezmis44.jpg (67kb) denizgezmis45.jpg (83kb) denizgezmis46.jpg (106kb) denizgezmis47.jpg (107kb) denizgezmis48.jpg (101kb)
denizgezmis49.jpg (97kb) denizgezmis5.jpg (165kb) denizgezmis50.jpg (104kb) denizgezmis51.jpg (102kb) denizgezmis52.jpg (89kb) denizgezmis53.jpg (85kb)
denizgezmis54.jpg (80kb) denizgezmis55.jpg (115kb) denizgezmis56.jpg (192kb) denizgezmis58.jpg (50kb) denizgezmis59.jpg (26kb) denizgezmis6.jpg (55kb)
denizgezmis60.jpg (55kb) denizgezmis61.jpg (34kb) denizgezmis62.jpg (55kb) denizgezmis63.jpg (74kb) denizgezmis64.jpg (60kb) denizgezmis65.jpg (76kb)
denizgezmis66.jpg (13kb) denizgezmis67.jpg (75kb) denizgezmis68.jpg (61kb) denizgezmis69.jpg (51kb) denizgezmis7.jpg (76kb) denizgezmis70.jpg (58kb)
denizgezmis71.jpg (65kb) denizgezmis72.jpg (38kb) denizgezmis73.jpg (26kb) denizgezmis74.jpg (22kb) denizgezmis75.jpg (28kb) denizgezmis77.jpg (15kb)




geri ileri
Deniz GEZMİŞ
Yusuf ASLAN
Hüseyin İNAN
 ların idam edildiği dar ağacı.



Deniz'lerin idamına oy verenler      
    
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın asılışının yıldönümü bugün... İdamları TBMM'de 24 Nisan 1972'de oylanmıştı.
İdam kararına 276 milletvekili "Evet", 48 milletvekili de "Hayır" demişti.
2 çekimser vardı. 115 milletvekili de katılmamıştı.
İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Mehmet Ali Aybar, Muammer Erten, Necdet Uğur retçiler arasındaydı.
Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş, İsmet Sezgin, Nahit Menteşe, Hasan Korkmazcan, Oğuz Aygün, Necmettin Cevheri, Zeki Çelikel, "Kabul" demişti.
Necmettin Erbakan, Osman Bölükbaşı, Hüdai Oral, Mustafa Timisi, Orhan Kabibay, oylamaya katılmayanlardandı.

Meslektaşımız Türey Köse, geçen hafta çıkan "Ölüme Oy Vermek" (Ümit Y., 2004) kitabında Cumhuriyet tarihi boyunca idamı incelerken, Deniz'lerin oylamasında el kaldırmış siyasilerle görüşmüş, 32 sene sonra ne düşündüklerini sormuş.
Cevapların kiminde samimi bir pişmanlık var, kiminde sinsi bir inkar, kiminde dişli bir inat...
Tarihe not düşmek açısından AP'lilerin yanıtlarını özetlemek istiyor
Nahit Menteşe: "Deniz Gezmiş ve arkadaşları konusunda yanlış yaptık. Adli hatalar olabilir. O zaman 'Devlet elden gidiyor' görüşü vardı. Bunlar da gözünü budaktan sakınmıyordu. Asker de bunların mutlak surette idam edilmesi taraftarıydı. (...) Ben idam cezasına karşıydım, ama o dönemin koşulları gereği öyle oldu. İçimizden 'Keşke tasdik edilmese' diyorduk. Ama oy verdik. Aksi halde vatan haini ilan edilirdik".
İsmet Sezgin: "Bir baskı ortamı vardı. Meclis, kendini o ortamdan kurtaramadı. Yanlış olmuştur. İdam hiçbir meseleyi halletmiyor. Bu gençler asıldı da ne oldu? Bir kin meydana geliyor. Devlet, duygularla, heyecanlarla değil, akılla, hukukla yönetilir. Can almak Tanrı'ya mahsustur".
Zeki Çeliker: "Ben hiçbir zaman bir idamı onaylayacak bir tavır içinde olmadım, elim kalkmadı (Deniz'lerin idamına 'Evet' dediği hatırlatılınca...) Demek ki, orada unutmuşum, yanlış yapmışım. Şartlar değişikti. Mazide olanları tasvip etmek mümkün değil. Pire için yorgan yakmamak lazım".
Oğuz Aygün: "Deniz Gezmiş yakışıklı bir adamdı. Film artisti gibi... İnsanın içi sızlıyor. Belki ben de üzülmüşümdür, gözlerim dolmuştur, keşke olmasaydı diye... Ama Deniz Gezmiş, arkadaşlarının lideri durumundaydı. Fizik yapısı, durumu, inatçılığı ve iddialarıyla... Son dakikaya kadar kapıldığı yoldan en ufak bir sapma göstermeden Türkiye Cumhuriyeti'ne meydan okudu. Bir tek adam, filmlere konu olacak kadar yakışıklı, kabadayı bir adam devlete meydan okuyordu. O ideolojiye taviz verseydik, belki Türkiye'yi bugünlere getiremezdik. Ya devletin prestiji sıfır olacak, ya Deniz Gezmiş asılacaktı. O gün verdiğim karardan bugün pişman değilim, ama üzülüyorum, bunlar olmamalı..."
Süleyman Demirel: "Devirler değişiyor. Bundan 30 sene evvelin şartları bugün yoktur. Başka şartlar vardır. Bugünkü şartları düne götürerek düşünemezsiniz, çok yanlış olur. Binaenaleyh insani tarafını düşündüğümüz zaman, kimsenin, karıncanın incinmesine razı olmayız. Fakat bir olay var: Hikmet-i idare, devletin bekası gibi kavramlar bizim geleneklerimizde vardır. Padişahlar, kardeşler


 
ŞAFAK TÜRKÜSÜ

Beni burada arama anne
Kapıda adımı sorma
Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne
Ağlama

Kaç zamandır yüzüm tıraşlı
Gözlerim şafak bekledim
Uzarken ellerim
Kulağım kirişte
Ölümü özledim anne
Yaşamak isterken delice


Bugün görüş günü
Günlerden salı
Islak
Sarı bir yağmur
Ülkemin neresine bakarsa ay
Orada yitik bir anne ağlıyor
Sen aralıyorsun yağmuru
Acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini
Sonra bir umut koşuyorsun
Yüreğin avcunda
ısırırken
çırpıntı gözlerini
(ah verebilseydim keşke
yüreği avcunda koşan
herbir anneye
tepeden tırnağa oğula
ve kıza kesmiş
bir ülkeyi armağan
koşma anne
birdenbire batacak olan
düş denizinde yarattığın umut sandalıdır
oysa benim için gece
ışık hızıyla koşan
kısa ve soğuk bir zamandır
bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak
uykusuz
yorgun
ve korkak


sanırım baytardı
yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken
ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor
boşver hipokrat amca
üzülme ne olur
sen de anne
sen de üzülme
hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi
ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim
ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim
korkak kahraman gecelerimi
düşlerimle sınırsız
diretmişliğimle genç
şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine
usulca açılıverdi
yanağımda tomurcuk

pir sultan'ı düşün anne
şeyh bedrettin'i
börklüce'yi
torlak kemal'i düşün anne
hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde
utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yasının
onsekizinde ölümüne pervasız yürüyen
ince bilekli çıplak ayaklı tanya'nın
deniz'i düşün anne
her mayıs şafağında uzun
uzun döverken darağaçlarını
ve o şafaktan doğma
onbir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları
insanları düşün anne
düşün ki yüreğin sallansın
düşün ki o an
güneşli güzel günlere inanan
mutlu bir yusufçuk havalansın


sıcak omuzlar değerken omzuma
buz üstünde yürüdüm yıllar boyu
bayraklar ve türkülerle
kopunca memelerinden o mükemmel yaşama

kurşunlar sıktılar alnıma
açık alanlarda ağır
kartalların konup kalktığı
yalçın kayalardan biriydim
ölüp dirildim yeniden
güneşli güneşsiz akşamlarda

mutlu yarınlar adına
özgürlük adına ekmek adına
üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin
dirilip dönmesin diye hiroşimalar
tahtadan atların boynuna çıplak
ölümlerle yatmasın diye çocuklar
aç gözlerle bakmasın diye çocuklar
kardeşlik adına
havadaki kuş denizdeki balık adına
yürüdüm yıllar boyu

dönüp bakmadım arkama
ıraktı gözlerim çok ırak
izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda
kalsa da silinir gider
yalnızca bir ağıt gibi çakılır
ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer


tören adımlarıyla ölmek
ne garip şey anne
kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
bütün gözler üstümde

sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun
masa üstünde üşüyen bir sigara
yanında küçücük bir cam bardak
içinde rengi bu gecenin
cılız titrek bir kibrit
kağıt kalem
sandalye
geride flu
yağlı
büküm büküm bir ip
ve çingene kuralına uygun
değişmez dekoru mudur
idam mahkumunun


kırılacak cammışım gibi davranıyorlar
yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün
oysa birazdan boynumu kıracaklar
pul pul dökülecek yaz siyasi eylül'ün

ben ölümü asıl az ötede titreyen
çingenenin kara killi ellerinde gördüm
anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm

yani benim güzel annem
alacaşafağında ülkemin
yıldız uçurmak varken
oturup yıldızlar içinde
kendi buruk kanımı içtim


ne garip duygu şu ölmek
öptüğüm kızlar geliyor aklıma
bir açıklaması vardır elbet
giderken darağacına


geride
masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem
bağışla beni güzel annem
oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
elleri değsin istemedim
gözleri değsin istemedim
ağlayıp koklayacaktın
belki bir ömür taşıyacaktın koynunda

usul adımlarla yürüdüm ömrümü
karşımda kurum kurum-laşan darağacı
(tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan
ökse de olsa dört bir yanı)
birdenbire acıdı boynum
gelecekler var birbiri ardınca genç
yakışıklı

ne olur işçi kadınım
az yumuşak dik
şu kefenin yakasını


yaşamak ağrısı asıldı boynuma
oysa türkü tadında yaşamak isterdim
çiçekleri kokmak ırmakları akmak
yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak
su başlarında aylak sektirmek kavalımı
sonra bir çocuğun afacan bacaklarında
anavarca kayalıklarına tırmanmak isterdim
o güzel günleri görenler arasında
bir soluk ben de yaşamak isterdim
bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden
öperken siya-u jakond'u tebessümünden
işte o an saçlarından yakalamak dolunayı
bir de yirmibeş kilometreden görebilmek
nazım'ın gözleriyle pırıl pırıl moskova'yı

ölmek ne garip şey anne
bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
sedef kakmalı bir kutu içinde
vermek isterdim çocukların ellerine
sonra
sonra benim güzel annem
damdan düşer gibi
vurulmak isterdim bir kıza

künyemi okudular
suçumuz malum

gecenin kıyısında durmuşum
kefenin cebi yok
koynuma yıldız doldurmuşum
koşun çocuklar çocuklar koşun
sabah üstüme
üstüme geliyor
yanlış mı duydum yoksa
erkenci bir horoz mu ötüyor
keskin bir acı bilenmiş
gitgide yaklaşıyor sonum

iri sözlerim yoktu söyleyecek
usulca baktım yüzlerine
bin yıllık iskeletleri çatırdayarak
göçtü ayaklarının dibine

korkutamadılar beni anne
avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
darağacı
bir zaman rüzgarda
saçını tarayan telli kavak değil mi
boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi
söyle anne
o çingene
bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan
bağıra çağıra geçen bohçacı kadını
sevmedi mi çılgınca

kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
işkenceler zindanlar hücreler
savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
mideme karşı
kısacası
bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
gülmek umut etmek özlemek
ya da mektup beklemek
gözleri yatırıp ıraklara

ölmek ne garip şey anne
artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne
ceplerimde el yerine balyoz taşırken
korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
ve yüreğimin ırmakları taştı
taşacakken
ölmek ne garip şey anne

uçurumlar ki sende büyür
dağdır ki sende göçer
ben yaprak derim çiçek derim
çam diplerinde açmış kanatlarını kozalak derim
gül yanaklı çocuğa benzer
yine de
oğlunu yitirmek kimbilir
ne garip şey anne

beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama
kırıldıysa düş evinin kapısı
bütün kırık kapıların çağrılışıyım
kızların yanaklarında çukurlaşan
biten başlayan aşkların ortasındayım
her kavgada ölen benim
bayrak tutan çarpışan
her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
özlem benim kavga benim aşk benim
bekle beni anne
bir sabah çıkagelirim

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
öylece kalkar uykudan şalterler
dişleyip tükürmeden sigaralarını
türkü tadında giyinirken işçiler

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
adı başka sesi başka nice yaşıtım
koynunda çiçekler
çiçekler içinde bir ülke getirirler
başlarını koymak için yorgun dizine
sen hazır tut dizini anne
o mükemmel güne

NEVZAT ÇELİK

 

MARE NOSTRUM En uzun koşuysa elbet Türkiye'de de Devrim O, onun en güzel yüz metresini koştu En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak... En hızlısıydı hepimizin. En önce göğüsledi ipi... Acıyorsam sana anam avradım olsun. Ama aşk olsun sana çocuk. AŞK olsun! Can YÜCEL KIZILDERE 

Oy dere Kızıldere Böyle akışın nere 
Bizde halmı bıraktın Sana can vere vere
 Dere bizim deremiz Suyu alın terimiz
 Söyle nedendir dere Vurulur geçlerimiz
 Dere böyle durulmaz Gence kurşun vurulmaz 
Sanma zalim olandan Birgün hesap sorulmaz. 
HEPİMİZ BİRER MAHİRİZ Birde çoğuz çokda biriz 
Ne evveliz ne ahiriz Hepimiz birer Mahir'iz 
Canımıza can isteriz Enişte emmi dayımız
 Artar eksilmez sayımız Gülsün diye Hüdayimiz Canımıza can isteriz
 Köyün evleri tezekten 
Cellatlar çıksın tuzaktan
 Kurşun sıkar Alp uzaktan 
Canımıza can isteriz 
Kurşun sığmaz kemerime
 Kan damlıyor ciğerime 
Dokunmayın Ömerime
 Canımıza can isteriz
 Yasla dolu dağım taşım
 Devrim yolundadır başım 
Vuruldu Kazım yoldaşım
 Canımıza can isteriz 
Kızıldere doymaz kana
 Kan yaraşır mert olana 
Faşistler kıydı Cihanıma 
Canımıza can isteriz Her
 biri birer arslandı Kurşunlar
 cana dayandı Nihatım
 kana boyandı Canımıza 











can isteriz 68'li oğuldan babasına...Baba, Baba, Sana her zaman için müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni...Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtu­luş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Baba, biz Türkiye'nin ikinci Kurtuluş savaşçıla­rıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlana­cağız da... Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı'nda ol­duğu gibi... Ama bu topraklan yabancılara bırak­mayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onla­rı... Düşün baba; Bugün hükümet işini, gücünü bı­rakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdadırlar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız. 28 Ocak 1971 Deniz Gezmiş *** 2. Mektup: "Baba, Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin desem de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşıla­manı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ölürler, önemli olan çok ya­şamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi nor­mal karşılıyorum. Oğlun bu yola bilerek girdi ve sonun da bu olduğunu biliyordu. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşi­me bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. O'nun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir. Son anda yaptıklarım­dan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, abimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım." 6 Mayıs 1972 Deniz Gezmiş Yukarıdaki iki mektubun yazarı 60'lı yılların sonunda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okudu. Öğrenciliği sırasında eylemlerin içinde yeraldı. İkinci mektubu yazdıktan 5 dakika sonra iki arkadaşıyla birlikte asıldı. Yaşasa, O da, çeyrek asır sonra bugün, çocuğuna "Aman oğ­lum, vergini ver-devletini sev" diye mektup yazar mıydı, bilinmez. Ama yaşatmadılar. Asıldığında 25 yaşındaydı. "Babasından ileri/doğacak çocuğundan geri" o


 

 

 

 



TÜRKÜLER MERTLiK iSTER TÜRKÜLER DOSTLUK iSTER TÜRKÜLER YÜREK iSTER TÜRKÜLER iNSANIN ÖZÜNDE OLMAYI iSTER TÜRKÜLERiN VE DOSTLUKLARIN TEK  adresi MERTDOST-FM 



Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın "merhaba kainat" "dedikleri" sabahın, 6 Mayıs 1972 sabahının üzerinden otuzüç yıl geçti. Toplumların tarihi bir yana, insan ömrü açısından bile kısa bir süredir bu. Tarihin soğukluğuna gömülmeye, duygusallıktan arınmaya yetmeyecek kadar kısa.
''bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir.”
Deniz Gezmiş’in idam sehpasına çıkmadan önce yazdığı yukarıdaki sözler hâlâ unutulmadı.


Sürgitinde gerçekleşen, sol hareket açısından birçok olumsuz gelişmeler bile o dönemin gençlik önderlerinin hatırasını silemedi. Sol cenah bir kenara, muhafazakâr veya sağcı kesimler bile onu sahiplenmeye çalıştı. Birileri için ateşli delikanlılık yıllarında anarşik faaliyetlere katılmış bir “fidan”; kimileri için bir masal kahramanı derecesine indirgenen bir film malzemesi olsa da, biz devrimciler için sorun, tereddüt etmeksizin mücadeleye atılmış bu önemli insanların siyasal hayatından gerekli dersleri çıkarmak ve bunu sınıf mücadelesi bağlamında değerlendirmek olmalıdır.


"Beni boynumdan degil ayaklarimdan asin cunku arkamdan gelenler olacak" diyen DENİZ GEZMİŞ'in son mektubu:

Baba
Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar ölürler, önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir.Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunda da bu olduğunu biliyordu.Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum.

Sadece senin değil, Türkiye'de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara'da 1969' ölen arkadaşım Taylan Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul’a götürmeye kalkışma, annemi teselli etmek sana düşüyor,kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi, abimi, kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.
Oğlun Deniz Gezmiş

VE YUSUF ASLAN'ın son mektubu

Bütün Akrabalara,

Bu mektubumu okuduğunuz zaman artık aranızda olmayacağım. Mektubumu Senatonun idamlarımızı tasdik ettiğini öğrendiğim anda yazıyorum. Şundan emin olmalısınız ki, bugüne kadar davama olan inancım sarsılmamıştır. Sehpaya gidene kadar da en ufak bir sarsılma olmayacaktır. Ben halkımın kurtuluşu, Türkiye'nin tam bağımsızlığı için savaştım. Sizler beni tanıyorsunuz. Bir yıldan beri bu bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler ellindeki bütün imkanlarla bizi dışardan yardım gören, beyinleri yıkanmış, vatan haini, dışardan emir alan, bölücü, diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar. Bu bir avuç azınlığa göre vatanseverlik: vatan satmak, yabancılarla işbirliği yapmak, NATO'yu ve Amerika'yı savunmak, 6. filoyu ağırlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan haşhaş ekimini elinden almak, işçinin grev hakkını engellemek, Amerika'ya ve emperyalizme hizmet etmektir. Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için biz vatan haini, onlar yurtsever oldular. Bizi bu mücadeleden dolayı, güya adil mahkemelerinde yargılayan ve yine adil kurumları eli ile asacak olanlar bilmelidirler ki. Biz halkımızın kurtuluşu ve Türkiye'nin bağımsızlık mücadelesi uğruna şerefimizle bir defa öleceğiz. Bizi asanlar şerefsizlikleri ile her gün ölecekler..

Son sözüm; yaşasın isçiler, köylüler! Yaşasın devrimciler! Yaşasın halkımın kurtuluşu ve bağımsızlığı için savaşanlar! Yaşasın tam demokratik Türkiye’nin kurulmasından yana olanlar ! Kahrolsun emperyalizm! kahrolsun faşist koalisyon.
T. Yusuf Aslan


Yılmaz Yeşildağ'ın yazısı:

Yürekleri yüreğimde mühürlü

"Bir zifir karanlıkta düştüm yola
Vurdum yolumu dağlara
Can görirem, cin görirem, korkmirem
Kükremiş aslan görirem, korkmirem
Bir yobaz insan görirem, korkirem
Onun bana can alıcı fikirlerinden
Can alıcı zikirlerinden,
korkirem balam , korkirem."

Kim bilir kaçıncı kez söylüyordu anam bu Erzurum deyişini… Kaçıncı kez gözyaşlarıyla sulamıştı "korkirem"i üstüne basa basa… Ben yirmi yaş çığlıklarıyla eşlik ederken kendisine, kaçıncı kez öpmüştü ıslak dudaklarıyla kaşlarımın arasını; Bu Deniz için, Bu Yusuf için, bu da Hüseyin için diye diye…

O gece, 6 Mayıs gecesi, bana öyle zor gelmişti ki güneşin mor dağlara doğuşunu karşılamak… Bir gün önce hücre de de olsalar doğmuştu o güneş Deniz, Yusuf, Hüseyin için. Ama o sabah… O sabah doğmasa da olurdu… Ağladım mı, anımsamıyorum. Ancak, biliyordum yıllar sonra onların yoldaşlarınca kavgamızda yaşatılacağını…

Tam yirmi altı yıl önce tanımıştım Deniz'i. Lise son sınıftaydım… askeri lise… kanımızın kızıl şafaklara akacağı günlerin coşkusuyla koşmuştuk İTÜ'deki seminere… Koca anfi ağzına kadar hınca hınç doluydu. Biz üzerimize geçirdiğimiz iğreti sivil giysilerle bir köşeye sıkışmıştık… Şu an kim olduğunu anımsamadığım konuşmacı THKO'nun hakıl eylemlerinin hangi temeller üzerine oturduğunu anlatıyordu. Koca anfide 'çıt' yoktu. Neden sonra bir kıpırdanma başladı… Başta konuşmacı olmak üzere herkes bakışlarını kapıdan yana çevirmişti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken damarlarımda yangınlar başlatan haykırışı duydum.

-Deniz geldi!.. Deniz geldi!..

Kapının önünde bir kaynaşmadır başladı. Kısacık boyuma aldırmadan ben de onu görmek için zıplayabildiğim kadar zıplamaya çalışıyordum. Evet, tarihi yazan önderlerden birisini yakından görme fırsatını iyi değerlendirmeliydim. Deniz'I mutlaka görmeliydim, bu fırsat bir daha eli geçmezdi. Hatta, bir yolunu bulup konuşmalıydım onunla… Ne ki, konuşmak şöyle dursun yanına bile yaklaşamadım. O, esmer gülüşünü yakama takarak uzaktan bir göründü… o kadar…

Kim derdi ki, aradanyıllar geçecek ve o esmer gülüşlü çocuğun emaneti onurum olacak…

Yine bir 6 Mayıs gecesi…

Emanetlerini yarınlara onurla taşıyacağımdan kuşku duymaması için feri sönmüş gözlerini öptüm anamın… Yürümeyi neredeyse unutan anam, sanki o yılları yeniden yaşıyormuşcasına heyecanlı, elleri titreyerek tahta çeyiz sandığını açtı. Ortalığa yayılan naftalin kokusuna aldırmadan özenle çıkardı içindekileri… sendığın en altından işlemeli bir bohça aldı. Bir kutsal kitabı öpercesine öptü önce, ardından özenle kıvırdığı köşelerini yine özenle araladı… Sararmış gazete küpürlerinin arasına sıkıştırdığı üç kuru karanfil çıkardı masanın üzerine… Bana:

- Bunları hatırladın mı? dedi.

Nereden anımsayabilirdim ki o karanfilleri?.. Sustum… Ama anam susmadı:

- Bunları o sabah sen getirmiştin bana… "Anam" demiştin, "bak, işte, o üç oğlun burada, yanında, ellerni öpmeye geldiler." Onlar ellerimi hiç öpemediler ama, ben hep öptüm bu karanfilleri… Buna Deniz dedim; Buna Yusuf, buna da Hüseyin…

Sesinin titremesi ellerinin titremesine karışmıştı yorgun bir dağı andıran anamın… kara, kuru elleri, patlak yeşil damarlarının seğrimesine aldırmadan devindi yeni baştan. Gazete küpürlerini teker teker kat yerlerinden açtı. Masanın üzerinde hüzünlü bir tarih göz kırpıyordu yanıbaşımdaki kızımın körpecik yüreğine… Gözleri sulanan anamı köşediki divana oturttum. Gazete küpürlürini gözden geçirmek için masaya geldiğim zana kızımın:

- Bu gazeteler benden yaşlı, dediğini duydum…

Yıllar gazete küpürlerini sarartmıştı belki… Yaraları kabuk bağlamıştı kimilerinin… Kimileri o yaralara tuz basıp yenilerini eklemişti yanıbaşına… Kimileri de!..

Şimdi sayılamayacak denli çoğaldı yaralarım… Her mayıs kanlı şimdi… Sırtına vurduğu torbasından sızıyor döktüğü kanlar lacivert rüzgârın ve lokmalarına bulaşıyor, salyalarına bulaşıyor, kahkahaları boğuyor Tiran'ı…

Bilincinize, yüreğinize, özünüze işlediğiniz ışıkla, yeni bir zaman yaratmak, yeni bir yaşam, yeni bir sevda için çıkmıştınız yola… Kimi zaman dayanılmaz; çarpıcı yaşam gerçeklerini içinize vururken; bu kutsal ateşin gereği en güzel, en soylu duyguları kökeninden kucaklayan yaşama sığmayan bir kuramdı peşinden koştuğunuz… Bir nedeni vardır elbit her yürek depreminin… Dolsun öyleyse belleklere güneş kokulu sevda, diyerek yüreklerinizi yüreğime mühürledim… İşte, bu yüzden Deniz'in Emniyet sarayında kendisini merakla seyreden polislere söylediği şu sözlerini tırnaklarımla kazıdım bulutlara:

- BAKIN, GÖRÜN BENİ, DAHA EVVEL HİÇ GÖRMEMİŞ MİYDİNİZ? BENİM SİZ POLİSLERDEN DAHA ALACAKLARIM VAR."

İşte bu yüzden:

"Haram olsun
gerilla yüreğimi alıp elime
mavzerlerime sürüp yağlı kurşunları
ölüp dirilip binlerce kez
öpmezsem alnını ölümün
haram olsun
on sekiz yaş gençliğime"

dizeleriyle haykırdım şiirlerimde…

İşte bu yüzden, her 6 Mayıs sabahı bir kez daha bileyliyorum

THKO'NUN KURULUŞ BİLDİRİSİ 1971

"Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun Sesidir:


Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu halkımızın bağımsızlığının silahlı mücadele ile kazanılacağına ve bu yolun tek yol olduğuna inanır.
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu bütün yurtseverleri bu kutsal mücadele saflarına çağırır ve hainlere karşı giriştiği kavgada son savaşçısına kadar devam edeceğini bildirir. Amacımız Amerika'yı ve tüm yabancı düşmanları temizleyerek, hainleri yok etmek ve düşmandan temizlenmiş tam bağımsız Türkiye'yi kurmaktır. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ezilen halkımızın öncü gücüdür, halkımızın kurtuluşu dışında hiçbir harekete girişmez. Halkımıza şunu duyuruyoruz. Düşmanın zenginliğine, sayısına, imkanlarına ve dehşetine aldanmayınız. Düşmana boyun eğmeyiniz, haklarımızı zorla alacağız, çünkü onlar her şeyi bizden zorla alıyorlar.

Bütün Yurtseverler: Şerefsiz yaşamaktansa şerefle ölmek, yalvarmak yerine zora başvurmak, başkasına değil kendine ve kendin gibi olanlara güvenmek, nerede ve nasıl olursa olsun hainlere boyun eğmemek parolamızdır.

Devrimciler: Barışçıl şartlar içinde mücadele metodlarını bırakınız. Halk kitlelerini kurtuluşa götürecek olacak olan şiddet politikasını temel alan silahlı mücadeleye THK Ordusu'nun saflarında katılınız. Ulusal kurtuluş savaşının haklı bayrağını emperyalizmin saldırgan politikasına karşı hep beraber dalgalandıralım.

İşçiler, Köylüler: Hainler sürüsünün jandarması ve polisi her gün yeni katliamlar hazırlamaya devam ediyor. Doğu'da Komando saldırılarında, 16 Haziran'da, Bossa'da ve daha birçok yerlerde, kurşunlanan ve işkence edilen kardeşlerimizin intikamını henüz alamadık. Alınterimize el koyan hainler sürüsüne karşı isyan bayrağını hep birlikte açalım.

Öğretmenler, Küçük Memurlar: Bir kuru ekmek parasını zorla veren, hesabına gelmeyince diyar diyar sürgün çocuğu yapan ve sizleri elinin altında bir uşak gibi kullanmak isteyen bu satılmışlardan aman dilemeyiniz. Ezilenlerin tek kurtuluş yolu ezenlere karşı giriştikleri kutsal isyandır.

Daha şimdiden polisinden, Devlet Başkanına kadar hiç birisi evinde rahat uyuyamaz, çoğu ise evine rahat gidemez olmuştur. Onlar yarın ne olacağını çok iyi biliyorlar ve bugün bir avuç savaşçısı olan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun, yarın binler ve milyonlar olduğu zaman ne yapacaklarını düşünüyorlar. Tekrar ediyoruz: Düşmanın sayısına, zenginliğine, dehşetine ve imkanlarına aldırmayınız. Onun elindeki silah ve imkanlarına aldırmayınız. Onun elindeki silah ve imkanları aldığımız zaman, bizi durduracak hiç bir güç kalmayacaktır. Kendimize ve kendimiz gibilere olan güvensizliği yok edelim. Şunu iyi bilelim ki, halkın, yani bizlerin gücü karşısında hiç bir kuvvet dayanmaya muktedir değildir. Bu şerefli kavgada, kutsal görevimizi alalım. Yarının Türkiye'si bize cennet, düşmana zindan olacaktır. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, bu mücadeleye en son neferine kadar ve kanının son damlasına kadar devam edeceğini bildirir.

Yoldaş Sözleri ..!! -------------------------------------------------------------------------------- **Bir kapitalist gölgesini satamadığı ağacı keser** K. Marx " 


Komünistler, kendi görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Hedeflerine ancak tüm mevcut toplumsal koşulların zorla yıkılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ediyorlar. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yoktur. Kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri, birleşiniz!" "Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, oysa asıl sorun onu değiştirmektir." Karl Marx 

Bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, aklî yozlaşmanın birikimi aynı anda olur” Karl Marx “

..insan ..dışındaki dünyayı değiştirerek, o (insan-emekçi) ayni zamanda kendi doğasını da değiştirir.”” Karl Marx *

*Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir** Din, baskı altındaki ezilen yaratığın iç çekişidir, kalpsiz dünyanın kalbidir, ruhsuz durumun ruhu olduğu gibi halkın da afyonudur. Karl Max "

Dünyadaki her şey hareket halindedir... Yaşam değişir, üretici güçler büyür, eski ilişkiler çöker." Karl Marx "

İnsanların varlığını belirleyen şey, onların bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır." Karl Marx 

“Yeni üretici güçler sağlamak için insanlar, kendi üretim biçimlerini değiştirirler; kendi üretim biçimlerini değiştirmek, yaşamlarını kazanma yollarını değiştirmek için de, bütün toplumsal ilişkilerini değiştirirler. El değirmeni size feodal beyli toplumu verir; buharlı değirmen ise, sınaî kapitalistli toplumu.” (Karl Marks, 

Felsefenin Sefaleti ) "Bugün sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin solu içerisinde ideolojik mücadele, en son tahlilde, ... uzun, dolambaçlı bir halk savaşıyla, zafere erişebileceğini savunanlarla, şehirlerde düşmanın çizdiği sınırlar içinde 'legalite uğruna' mücadele ederek kendi öz gücünün dışındaki güçlere bel bağlayanlar arasında cereyan etmektedir." ( Mahir Çayan ) 


Çark dönmesine devam edecek; cuntalar birbirini takip edecektir. Kimileri "Atatürkçü, laik" kimileri "reformcu" diye lanse edilecek, yurtsever aydınlar her defasında yeni bir umutla yeni gelenlere bel bağlayacak, sonra yanıldıklarını anlayacaklar, tekrar bir "ilerici" 
atılım olmasını bekleyeceklerdir. Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde bu çark hep böyle döner. Ülkemizde de parçalanana kadar bu çark hep böyle dönecektir. (1971, Mahir Çayan)
 

Biz Marksizmi entellektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye'sinde devrim yapmak için Marksizmi öğreniyoruz!" Mahir Çayan 

Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüte ve kararsızlığa yer yoktur. Sınıflar mücadelesinde proletarya yoldaşlığının dışında feodal ve ataerkil ilişkilere yer yoktur.
" Mahir Çayan "

Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı laflar değil, devrimci eylemdir." Mahir Çayan **

Bütün ideolojik ayrılıkların temeli devrim isteyip istememeye değil, devrim yapmak için yola çıkmaya, savaşmaya cesaret edip edememeye dayanır. İşte bu yüzden, “devrim için savaşmayana sosyalist denemez.” Mahir Çayan “

Kişiliklerinde devrim yapamayanlar, devrimci olamazlar.** 
Mahir Çayan
 
Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsiz ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları "teselli etmek" ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte marksizmi "evcilleştirme" biçimi üzerinde birleşiyorlar. Ögretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor. 
Lenin "



Eğer bir toplumda, devrim ve toplumsal değişim için koşullar olgunlaşmışsa, ama bu toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç yoksa, o toplum için için çürümeye başlar." (Lenin) “

Herhangi bir örgütün karakterini doğal ve kaçınılmaz olarak tayin eden şey, o örgütün eyleminin muhtevasıdır.” (Lenin) "

Parlamenter eylem bazı kişilere -Marksist geçinen bazı kişilere- uşaklık ünvanını, bazı kişilere de sürgün ve ağır hapis cezaları kazandırır". 
Lenin “


Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur.” Lenin "Bütün ülkelerde onlarca yıllık deneyimin gösterdiği gibi küçük burjuvazi(...) işçilerin ilk yenilgisinde ya da yarı yenilgisinde paniğe kapılır, aklını kaybedrer, sağa sola atılır** Lenin **İnsan gerçek dostlarını felaket anında tanır. Yenilgi yılları, iyi bir okuldur.** Lenin **Çok öğretici ve çok gülünç bir görünüm ile karşı karşıyayız. Burjuva liberal fahişeler, devrim çarşafıyla örtünmeye çalışıyorlar

** Lenin “


Baylar, korkunuzu, telaşınızı anlıyoruz. Bugün otlandığınız toprakları, fabrikaları madenleri korumak için her türlü vahşete hazırsınız. Ama bilmelisiniz ki, korkunun ecele faydası yoktur ve hiçbir vahşet bizi haklı davamızdan caydıramayacaktır. Sizi, kendi yarattığınız sosyal-siyasal çelişmeler içinde, döktüğünüz ve dökeceğiniz kanlar içinde boğacağız. Bizim ülkemize dönme hem de zaferle dönme umudumuz ve güvenimiz vardır. Ama sizler bir gün kaçacak ve bir daha dönemeyeceksiniz. Beyaz Ruslar’a bakın , Kral Faruk’a, Şah’a, Somoza’ya bakın ve halkın geleceğini görün.” Yılmaz Güney 

Dağlarımız,ovalarımız ve ırmaklarımız bizi bekliyor Biz bütün ömrümüzü gurbette geçirip Gurbet türküleri söylemek istemiyoruz, Biz yiğitlikleri ile destanlar yazmış bir halkız, Ve önümüzde duran bütün güçlükleri yenecek Aczme, kararlılığa ve koşullara sahibiz... Dost ve düşman herkes bilsin ki; Kazanacağız, Mutlaka KAZANACAĞIZ...! Bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir...! Yılmaz Güney arkadaşlar! dışarda bir şeyler oluyor farkında mısınız? uykuda olanları sarsın, uyandırın. herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir. karanlıkta ne yapacaksınız? 
Yılmaz Güney... **




sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boyun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir.** Yılmaz Güney 

Herşeye rağmen düşmana inat yaşayacağız.Yarın bizim çünkü... Biz öleceğiz ama çocuklarımız bırakacağımız mirasi taşıyacaklar yüreklerinde... Ve onların yürekleri bizim altında ezildiğimiz korkuları taşımayacak........ Yılmaz Güney "


Yarısını yedikten sonra elmizde bütün bir elma kalamayacağı gibi, çelişik taraflardan biri olmadan diğeri de olamaz" Engels **


Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi** Engels **

Köle ancak bir kez satılır, proleter ise kendisini günbegün, saatbesaat satmak zorundadır.** Engels “

Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü itibarıyla kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devletidir, toplam ulusal sermayenin ideal kişileşmesidir. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. İşçiler ücretli işçi, proleter olarak kalırlar. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmaz, bilakis doruğuna tırmandırılır.” Engels "

Ne mutlu o yoksullara ki öteki dünya onlarındır, er ya da geç bu dünya da onların olacaktır." Engels **


Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin... savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaklarsa ölüm hoş geldi, safa geldi..." CHE "

Bu uzun süreli bir savaş demektir. Ve, bir kez daha yineleyelim, acımasız bir savaştır. Savaş gelip çattığında, kimse onu yumuşatırım diye kendini aldatmasın ve kimse, halkı uğruna katlanabileceği savaşın sonuçlarının verdiği korkuyla, savaşı kızıştırmakta duraksamasın. Bu, hemen hemen tek zafer umududur." CHE "


Sosyalizmin, hem de kapitalist gericiliğin ortasında, hiç kimse bir şeylerini feda etmeden kurulacağını düşünmek bir masaldır." CHE "


Cinayete tanıklık edince tarafsız olamazsın. Durdurmak istemezsen taraf tutmuş olursun"

yusuf_thumb.jpg

“Ben sahsi hiçbir çikar gözetmeden halkimin mutlulugu ve bagimsizligi için savastim. Bu bayragi bu ana kadar serefle tasidim. Bundan sonra bu bayragi Türk halkina emanet ediyorum. Yasasin isçiler, köylüler ve yasasin devrimciler! Kahrolsun fasizm!”

 
huseyin_thumb.jpg


“Ben ülkemin bagimsizligi ve halkimin mutlulugu için serefimle bir defa ölüyorum. Sizler bizi asanlar serefsizliginizle her gün öleceksiniz. Biz halkimizin hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nin hizmetindesiniz. Yasasin devrimciler! Kahrolsun fasizm!”

 

 

 

 

 

 

 



 

"Seni nasıl seviyorum biliyor musun? Ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, balık suyu ve insan ekmeği nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, Lenin'in inkılâbı ve inkılâbın Marx'ı sevdiği kadar, velhasıl seni Nazım Hikmet'in Hatice Zekiye Pirayende Piraye'yi sevmesi gibi seviyorum."
N.H.

 

12 Eylül faşizmi ve darbe-E.Babahan
 28-09-2006 Sabah    
Ergun Babahan
650 bin kişi gözaltına alındı.
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
7 bin kişi için idam cezası istendi.
517 kişiye idam cezası verildi.
Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı.
300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
144 kişi kuşkulu biçimde öldü.
14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi "kaçarken" vuruldu.
95 kişi çatışmada öldü.
73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
43 kişinin intihar ettiği bildirildi.
İdamları istenen 239 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
71 bin kişi TCK'nin 141, 141 ve 163. maddelerinden yargılandı.
98 bin 404 kişi "örgüt üyesi olmak" suçundan yargılandı.
338 bin kişiye pasaport verilmedi.
30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına çıktı.
937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi.
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis istendi.
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
31 gazeteci cezaevine girdi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü.
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
39 ton gazete ve dergi imha edildi.

***

"12 Eylül rejimi, insan hakları ihlallerini sistematikleştiren ve insani hakları / insan onuru duyarlılığını tehdit eden uygulamaları hem yasal olarak kurumsallaştırmış, hem de yönetim zihniyeti içinde kalıcılaştırmıştır.

***

"Üç yıl boyunca banyo yapmamıştık. Derimizin üzerinde birkaç milimetrelik kir tabakası oluşmuştu. Bu kir tabakası, bit üreten bir tabakaya dönüşmüştü.
Kanımızı emen bitler yüzünden vücut direncimiz sıfır noktasına yaklaşmıştı. Bu pislik ve bitler nedeniyle apış aramızda, koltuk altlarımızda cılk yaralar meydana gelmişti. Kirlenen ve çürüyen etlerimizden iğrenç bir koku yayılıyordu.
Diyarbakır'ın meşhur sıcaklarında bile koğuşların pencereleri kapanıyordu.
Üç yıl boyunca doyasıya ekmek yiyememiş ve su içmemiştik. Bu nedenle vücudumuz mevcut yağlarını tüketmişti. Kaslarımız erimeye başlamıştı. Eritreli çocuklar gibi bir deri bir kemik kalmıştık."

***

"Bedenime dokunmaları bana çok korkunç geldi. Üstümü çıkarmaya çalıştılar. Epey bir itiş kakış oldu. İşkence sırasında benden bekledikleri tavrı göremiyorlardı.
'Tiyatrocu karı' diye bağırıyorlardı. Konuşmuyorum ya, rol yapıyorum sandılar. İşkencenin ne olduğunu yaşayınca daha iyi anlıyorsun.
Sonra beni karanlık bir odaya koydular, orada benim gibi sorgudan geçmiş, işkenceden kafası gözü yarılmış, ayakları şiş insanlar vardı.
Kafamı kaldırdığımda kolu kelepçeyle kaloriferin demirine bağlı, bir battaniyenin üzerinde oturan genç bir adam gördüm. Bu genç adam yakalanırken kurşun yarası almış. Bağırsakları bir poşetin içinde duruyordu.
Hastanede olması gereken o kişi orada, işkencehanedeydi ve o orada sürekli işkence çığlıkları dinliyordu. Orada içinizi ister istemez bir korku kaplıyor. Kimse 'Korkmadım' demesin."

***

Şimdi bu tabloya bir bakın ve darbeye karşı olduğunu iddia edip 12 Eylül'e övgü yağdıran demokratları bir daha değerlendirin.

36.YILINDA KIZILDERE SON DEĞİL KAVGA SÜRÜYOR
Dünyada yükselen ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi türkiyeyde etkisi altına almıştı. Özellikle 68’de Avrupada gelen gelen rüzgarla doruğuna çıkan gençliğin mücadelisinin görkemli yükselişi. İşçi sınıfının mücadele ve yasal örgütlenmesinin gelişmesi. DİSK’in ortaya çıkması, Buna paralel olarak yasadışı grev, fabrika işgali ve çeşitli eylelerin boy göstermesi, kırsal alanda toprak işgalleri ve küçük üreticilerin taban fiyatlarını yükseltme amaçlı miting ve yürüyüşlerin yaygınlaşması..
Marksizm-Leninizmin özellikle gençlik ve ileri bir kısım öncü işçi ve aydın arasında hızla yayılması DİSK, Fikir Kulüpleri Federasyon, Dev-Genç... Dev-Genç'in olağanüstü boyutlara ulaş örgütlenmesi ve etkisi... Anti-emperyalist ve anti-Amerikan kitle gösterilerinin yoğunlaşması. 6. Filo askerlerinin dövülüp atılmasının ardından polisin yurdunda Vedat Demircioğlunun döve döve öldürülmesi. MHP'li faşistlerin milislerin örgütlenerek devrimcilere -saldırıya başlaması... Vedat Demiroğlu , Taylan özgür, Battal Mehetoğlu ve Mehmet Cantekin ardı ardına öldürülmesi... Kanlı Pazar...Ve yasal bir protesto olarak başlayan, bir ayaklanma eğilimi içine giren şanlı 15-16 Haziran İşçi Direnişi... Büyük direnişin devlet ve reform-sendika yöneticilerinin işbirliğiyle kurulması.
Devrimcilere faşist saldırılara karşı savunma gereksinimiyle hizla silahlanlanmaya başlıyor. Buna, polisin keyfi ve tutumuna karşı tedbir almayıda eklemek gerek. Ancak silahlanmanın yalnızca bunlardan kaynaklandığını sanmak saflık olur..




Devrimciler bir yandan Latin Amerika Asya, pratiğinden etkilenirken diğer yandan ideolojik açıdan, modern revizyonizmin şiidet ve şiddete daynan devrim fikrini reddetmesine duydukları tepkiyle silahlı mücadele fikrini savunup silahlanmaya yöneliyorlar. M.Süphiden sonra Türkiye tarihinde 50 yıl sonra ilk olarak iktidarı ele geçirme düşüncesiyle harekete geçen devrimcilerin bunu, gül demetleriyle ya da egemen sınıfların bir kesimine çağrılarda bulunarak yapmaları beklenemezdi. İllegal örgütler ortaya çıkmaya başladı .
Aralık 1970de Mahir Çayan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi'ni bir süre sonra 4 Mart 1971de Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nu, ve ardında Nisan 1972’de İbrahim Kaypakaya TKP-ML Hareketini oluşturuyordu. Bu örgütler büyük bir tutku ve inançla eylemlere başlıyorlar. Bankalar soyuluyor, işverenler kaçırılıyor, karakollar bombalanıyor, muhbirler cezalandırlıyor, polis ve Amerikan emperyalizmi bağlantılı hedefler silahlı saldırılara uğruyorlar,yani, devrim reform ayrışması artık pratikte yaşanıyordu.


Türkiye, tarihinde karşı karşıya kalmadığı düzeyde ağrı bir bunalımın içinde kıvranıyor. Bu noktadan sonra her şey "ilk"tir Türkiye'de... M.Suphi'nin girişimi bir yana iktidarı ele getirmeyi hedef alan illegal mücaddeci bir örgüt, (ya da örgütler) "ilk"tir.. İktidara karşı aleni bir savaş, "ilk"tir.. Silahlı mücadele zaten "ilk"tir.. Reformculuğun radikal bir tarzda ve fiili olarak reddi, "ilk"tir.. Devrim için dağlara çıkılıyor, şehir gerillası başlatılıp çatışmalarda ölüm gülerek kucaklanıyor ...

Eh nihayet ekonomik ve politik tıkanıklığın yanısıra işçi, köylü ve öğrenci mücadelesinin ulaştığı boyut karşısında korkuya kapılan burjuvazi devrim korkusuyla 12 Mart askeri fasist darbesini tezgahlıyor, bu da ilk'tir.. Zayıflığına, tecrübesizliğine, eksik ve hatalarına rağmen devrim ilk kez karşı-devrimle cepheden savaşa tutuşuyor. Devrim, Türkiye devrimci hareketinin 50 yıldır sırtında taşıdığı reformizm ve revizyonizm kamburunu sırtından atmaya, kendi ayakları üstünde durmaya çalışıyor. Bu durumun ne kadar başarıldığı olduğu ve ideolojik yaklaşımlaır programları vb. ayrı değerlendirme konusu ama Kızıldere direnişi, devrim reform ayrışmasının somut bir iafedesidir. 12 Mart askeri fasist darbesinin yaptıği ilk iş, Anayasa'yı askıya almak, parlamentoyu Genel Kurmay'ınn vesayeti altına sokmak oluyor. Dernekler kapatılıyor, sendikalarınn eylemleri yasaklanıyor. Ve devrimci avı başlıyor. Bu arada onbinlerci ilerici ve aydın da bu sürek avdan nasibini alıyor. Hapishaneler ağzına kadar doluyor. Mahkemeler idam kararlarını sıralamaya başlıyor. Sıranın başında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan var.


71 Devrimciliğinin çoşkulu tutkusu ve devrime bağlılıkda sınır tanımıyor. Kendileri Maltepe Askeri Cezaevinde tutuklu oldukları halde, devrimci sıcak pratiğinde yer almak için duvarları delen THKP/C'den Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz, THKO'dan Cihan Alptekin ve Ömer Ayna 29 Kasım 1971 akşamı kazdıkları tünelden firar ediyorlar. Bundan sonrası uzun ve zorlu bir maratondur. Bu maratonun sonuna doğru, çoşkulu devrimciler, devrimci dayanışmanın en güzel örneğini vererek idam edilmeyi bekleyen THKO önderlerinden Deniz,Yusuf ve Huseyinin kaçırılması için kolları sıvıyorlar. Bunun için Ünye'de Nato'ya bağlı radar üssünden üç Ingiliz teknisyen kaldırılıyor rehin olarak. Karşılığında Deniz, Hüseyin ve Yusufun serbest bırakılmasını istiyorlar.


Ama faşizm 30 Mart 1972’de Mahir Çayan ve yoldaşlarını kızılderede kuşatıyor. Mahir Çayan ve yoldaşları , “biz dönmeye değil ölmeye geldik” diyerek elde silahları son kurşunları kadar çatışarak , İngiliz rehinelerle birlikte Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Nihat Yılmaz, Hüdai Ankan, Sinan Kazım Özüdoğru ve Sabahattin Kurt tanksavarlarla açılan ateş sonucu katlediliyorlar. Tarihe Kızıldere direniş olarak geçen Mahir Çayan ve yoldaşlarının direnişin üzerinde 36 yıl geçmesine rağmen , On’ların “Kızıldere Son Değil Kavga Sürüyor” şıarını kendimize düstür alarak, Onların yukarıya kaldırdıkları devrim bayrağına daha sıkıca sarılarak anılarını kavgamızda yaşatacağımıza söz veriyoruz.

 
,,,YOLDAŞLARIM,,,

ONLARIN YOLUNDA İLERLİYORUZ,,


 
   
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=